• BIST 1.542
  • Altın 411,953
  • Dolar 7,5315
  • Euro 8,9768
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 9 °C
  • Aydın 16 °C
  • İzmir 13 °C
  • Denizli 12 °C
  • Muğla 8 °C

Benim öğretmenim

Mehmet EROĞLU

Köy Enstitüleri ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarih ve 3803 sayılı yasa ile kurulmuş okullardır. Anadolu'nun okulsuz ve öğretmensiz gerçeği göz önüne alınarak dönemin başbakanı İsmet İnönü'nün himayesinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından İsmail Hakkı Tonguç'un çabaları ile köylerden ilkokul mezunu zeki çocukların bu okullarda yetiştirildikten sonra yeniden köylere giderek öğretmen olarak hizmet vermeleri düşüncesi ile kurulmuştu.

Pazarören Köy Enstitüsünden mezun olup köyümüze atanan iki öğretmenden biri olan Nabi Çınar’da okudum.

Öğretmenimiz Nabi Çınar Pazarören Köy Enstitüsü'nü bitirip köyümüze atanınca iyi bir öğretmen ve başarılı bir eğitimci olmak için var gücü ile çalışmaya başladı. Bizlerle yalnız okul içinde değil okul dışında da iyi bir öğrenci olmamız için elinden gelen her türlü gayret ve yardımı gösterdi.

Sabahtan akşama kadar ders ve müzik çalışmasının yanı sıra bizlerin giyim ve kuşamları ve de temizliğimizle çok yakından ilgilenirdi. Bizler sanki onun çocukları idik.

Okulumuzun bir eksiğimi var hemen çaresini bulmaya çalışırdı. Kendi ek mesleği duvarcı olduğundan okulun tamir olacak yerini hemen yapardı.

Hiç unutamadığım bir olayda şuydu.

Sınıfımızda yazı yazdığımız yazı tahtasının boyanması gerekiyordu. O günün şartlarında siyah boya bulmak mümkün değildi. Ama yazı tahtasının da boyanması gerekiyordu. Öğretmenimiz bizi topladı “çocuklar bir kâğıt parçasına çıranın isine doğru tutun o is orada toplanır isi dökmeden getirin” dedi.

Bütün öğrenciler topladığımız bu kara isi getirdik. Öğretmenimiz bu isi yumurta akı ile karıştırıp çok güzel bir siyah boya yaptı ve yazı tahtamızı boyadı. Anlayacağınız o zor koşullarda imkânlar yaratırdı.

Benim çocukluğum bu idare veya çıra dediğimiz aydınlatıcının ışığı altında geçti. Daha sonra gaz lambasına terfi ettik.

untitled-2-011.jpg

İlkokul beşinci sınıfta bizler duvar gazetesi çıkarırdık. Bu duvar gazetesine hikâye, fıkra ve bilmece gibi yazılar yazardık. Tabi başyazarda öğretmenimizdi.

1950'li yıllara gelindiğinde Türkiye de seçimler olmuş D.P. İktidara gelmişti. O ara D.P. Köy Enstitülerini kapatarak öğretmen okuluna dönüştürdü. Yalnız köyden değil ilçe ve illerden de öğrenci alınmaya başlandı. Bu sırada öğretmenimizi de birisi bu öğretmen komünist diye şikâyet ediyor. Bu şikâyet üzerine öğretmenimizi sorgusuz sualsiz Boğazlıyan Cezaevine attılar. Biz öğretmensiz kaldık. Okulda öğretmenin sorgusuna veya tahkikatına Müddei-i Umum gelecek diye bir şayia çıktı. Köyümüze o zamana kadar jandarma ve tahsildardan başka önemli bir devler memuru gelmemişti.

Okulda kendi kendimize yorum yapıyorduk. Kim bu müddei-i Umum? Bir arkadaş “Bu Müddei-i Umum isterse kaymakamı bile ceza evine atarmış” falan diye yorum yapıyordu. Bizim gözümüzde kaymakam ulaşılması çok büyük bir makam olduğundan gelen bu müddei-i umum bizim gözümüzde dev gibi birisi diye çeşitli yorumlar yapıyorduk.  Bir nisan ayı içinde öyleye doğru beklenen ağır misafir yani müddei-i umum beyaz bir ata binmiş çıkıp geldi. Köy muhtarının odasında soruşturmaya başladı. İlk önce bazı köylüleri dinledi sonrada ilkokul beşinci sınıfında olan bazı öğrencilerinde ifadelerini aldı. Bu öğrenciler arasında ben de vardım. Ben müddei-i umumun huzuruna çıktım diz çöküp oturdum. Müddei-i umuma baktım. Bizim okulda arkadaşlarla yaptığımız yorumlara hiç benzemiyordu. Gözümüzde kartal bakışlı iri cüsseli sandığımız adam hiç yoktu. Müddei-i umum (Savcı) kepçe kulaklı sivri burunlu taslak suratlı kel kafalı kısa boylu ve göbekli birisi idi. Ben karşısında bunları düşünürken Müddei-i umum bana sordu.

— Öğretmeniniz size Allah’tan bir kalem isteyin verir mi? dermiş siz isteyince, Bakın Allah vermiyor ben vereyim dermiş. Böyle bir şeyi sen duydun mu?

— Hayır, ben duymadım öyle bir şey yok. Böyle bir şey duymadım. Bana daha birkaç soru sordu bende cevapladım. En son olarak çeşitli devletlerin başşehirlerini sordu ben hepsini bilip söyledim. Son olarak Rusya'nın baş şehri neresi dedi bildiğim halde cevap vermedim. Öğretmene zarar gelir diye. Savcı soruşturmayı bitirip gitti. Daha sonra bir iki arkadaşla birlikte Boğazlıyan ilçesinde mahkemeye öğretmen hakkında iki defa ifade vermeye gittik.

Sonradan öğretmene ne oldu hiç bilgim olmadı. Askerliğimi bitirip teskere alıp gelince Kayseri Ana Tamir fabrikasında (Vasıfsız işçi) olarak çalışırken gece lisesine kayıt oldum. Gece lisesine dört sene devam ederek liseyi bitirdim. 1965 yılında Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin Arkeoloji bölümünü kazandım. Dört yılda Ankara'da fakülteyi bitirinceye kadar kaldım. Tabi bu arada evli ve bir kızım bir oğlum var. Bir gün çalıştığım iş yerinden yanımda Orhan diye bir arkadaşla çıktık Ankara'da Dikimevinin yanındaki postanenin önünde beklerken baktım önümden benim ilkokul öğretmenim Nabi Çınar geçiyor. Hiç tereddüt etmeden koşup önüne geçtim.

— Hocam merhaba deyip hemen elini öpmek istedim. Bana elini öptürmek istemedi. Baktı saçı ağarmış birisi elini öpmek istiyor.

— Estağfurullah rica ederim.

— Hocam beni tanıdınız mı?

— Özür dilerim tanıyamadım.

— Hocam ben sizin ilk öğretmenlik yaptığını Kepiç köyünden 65 numaralı öğrenciniz Mehmet Eroğlu'yum. Bu sözü söyler söylemez hocam bana bir sarıldı meydanda ağlamaya başladı tabi bende çok duygulanmıştım. Bir müddet sonra sakinleşip kendimize geldikten sonra:

— Mehmet senin zararın yoktu okuyabildin mi? diye sordu. Yanımdaki arkadaşımda hocam merak etmeyin Mehmet Bey Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesini bitirdi o şimdi arkeolog olarak huzurunuzda.

Hocam o günden sonra beni hiç bırakmadı. Çok iyi bir hanımı ve üç çocuğu var.

Hocam bayağı zengin olmuş dairesi ve arsaları var. Ankara Abidin Paşa ilkokulunda öğretmenlik yapıyordu.

Benim çocuklara her gelişinde çikolata falan getirip bunlar benim torunlar diye severdi.

Arkeoloji bölümünü bitirip önce Çorum, Antalya Side, Aydın Didim müzelerinde görev yaptım. Her sene nereye gittiysem hocam mutlaka hanımı ile yanıma gelip benim konuğum olurdu.

Bir sene hocam gelmedi telefon açtım nedenini sordum aldığım yanıt üzerine yıkıldım. Hocam Allah’ın rahmetine kavuşmuştu. Çok üzüldüm yattığı yer nur olsun. Hocamın bir oğlu Samsun On dokuz Mayıs Üniversitesinde Doçent birisi benim gibi arkeolog kızı eczacı.

İsmail Hakkı Tonguç köyleri gezerken Ilgaz’da bir ilkokulun önünde durur. 45 yaşlarındaki öğretmen, kim olduklarını bilmeden ziyaretçilere okulu gezdirir. Tavandan bir tasa su damladığını gören İsmail Hakkı Tonguç:

- Akıyor mu?

- Evet.

- Köylüler çatının onarımına yardımcı olmuyorlar mı?

- Yok. Çankırı Milli Eğitim Müdürlüğüne üç kez yazdım, yanıt bile vermediler.

- Peki, siz bir şey yapamaz mısınız?

Adam terslenir:

Ben başöğretmenim, dam aktarıcısı değil.

Tonguç dışarı fırlar, bahçenin köşesinde birkaç sağlam kiremit bulur. Merdiveni duvara dayayıp çatıya çıkar. Kırık kiremitleri toplayıp yerlerine sağlam olanlarını koyduktan sonra aşağı inip, pencereden kendisini seyreden başöğretmenin yanına gelir, “Dam yine akarsa Çankırı’ya yazma, bana haber ver, ben gelir damı aktarırım” deyip kartını uzatır. Başöğretmen kartı görünce bayılacak gibi olur ancak Tonguç özürlerini dinlemeden çekip gider

İşte kendi öğretmenimle bu öğretmenin durumlarını okurlarım değerlendirir.

Bizim okulun temelini bu Köy Enstitüsü öğretmenleri attı. Bizden önceki büyüklerimiz o günkü olanaklarla Öğretmen oldular. Köy enstitüleri kapanınca ne yazık ki köy çocukları öğretmen okullarına gidemediler. Demokrat Partinin belki de en hatalı yaptığı iş bu Köy Enstitülerini kapatmak oldu. Oradan mezun olan her öğretmenin ek dersi ya duvarcı ya da marangoz olarak yetişip kendi okulunun eksik tarafının kendisi tamamlaması için bu mesleklerde öğretilirmiş. Benim öğretmenimin de ek branşı duvarcılıktı. Okulumuzun bir duvarı zarar görse kendisi yapar biz de amelelik yapardık. Bu Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerimizin attığı sağlam temel üzerine köyümden doktor, arkeolog, mühendis gibi çeşitli mesleklerde yetişip ülkelerine yararlı oldular.

Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi olan Köy Enstitüleri o dönemin en ileri eğitim modeli idi.

Köy Enstitülerinin bu dönemde UNESCO Tarafından Dünya'ya Türk Eğitimi Modeli olarak gösterilmiştir. Bunun yerine geçecek bu zamana kadar geçerli bir eğitim düzeyine de rastlayamadığımızı üzülerek görmekteyiz.

Değerli öğretmenim sen bizlere ışık verdin doğru yolu gösterdin senin yattığın yerde ışık ve aydınlık olsun.

Nur içinde yat.

Bu yazı toplam 1191 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 2
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0533 310 60 08