• BIST 1.542
  • Altın 413,773
  • Dolar 7,5315
  • Euro 8,9768
  • İstanbul -1 °C
  • Ankara -1 °C
  • Aydın 5 °C
  • İzmir 4 °C
  • Denizli 2 °C
  • Muğla 3 °C

Bir kitap

Nebil ALPARSLAN

(Aptallarla Ne Yapmalı)  (*)

Vahyin ilk emri “oku”. Hitap Elçi’ye. Muhatabı Resul. Hitap şahsî gibi duruyorsa da hüküm umumî; hepimize. Her ne kadar hitaptaki okuma emri/tavsiyesi yazılı bir metni okumaktan, kâinat kozmolojisini tefekkür etmeye kadar geniş bir yelpazeyi barındırsa da, biz okumanın en yalın halini, yazılı bir metni okumayı konuşmaktayız.

“Oku” emrinin hemen ardından Yaratan’ın “kalem” ve “yazdıklarına” kasem (yemin) ettiği görülüyor.

Yani Allah’ın “kulluk” için biçtiği vazifelerin en başında okuma ve yazma vardır desek hata etmiş olmayız. Yazma işleminin hedefi de okumayı teşvik ve tahriktir. Çünkü okunmayacak bir metnin yazılmasının anlamı ve faydası yoktur. Başat tavsiye/emir “oku ”dur.         

Hal böyle iken okuma alışkanlığının en az olduğu insan grubu ne yazık ki içinde bu emri barındıran Kitap (Kur’an)a inandığını söyleyen toplumlarda bulunuyor. Zaten çok az kişide var olan okuma alışkanlığı, şimdilerde tümden yok olma tehlikesinde. Ucuz ve vasıfsız TV dizileri, “aydın” zannettiğimiz kişiler nezdinde bile ciddi bir avansa sahip, onları da esir almış halde.

Daha üzücü şeyler de var. Basın “Okur-yazar oranı arttıkça oylarımız düşüyor” diyen siyasetçiden bahsetti. Şayia doğruysa son derece üzücü bir itiraftır.

İnsanımızın okuma mevzuunda birkaç engeli daha var. İlki eleştiriye kapalı olması. Okudukları düşünce ve davranışlarını eleştiriyorsa o metin okunası bir metin değildir.

İkincisi okuduğu metni yazanın inanç değerleri kendi inanç değerleriyle örtüşmüyorsa o metni okumaktan imtina ediyor. Çünkü peşin hükümle o yazar “öteki”.

Bu engeller ikisiyle sınırlı değil, çoğaltılabilir.

Özetle çoğumuz söylenenin doğru mu yanlış mı olduğuna bakmak yerine, söyleyenin “bizden” olup olmadığına bakıyor. Sözde “ilim (bilgi) Çin’de de olsa arayıp bulun, gidin getirin” diyen bir Resul’e inanmaktayız. Nasıl oluyor bu çelişki.

Son okuduğum kitap yabancı bir yazara ait.  “Aptallarla Ne Yapmalı” ismini taşıyan bir eser. Bilmediğimiz, karşılaşmadığımız tespitler içermiyor. Yazılanlar bildik şeyler.

Diyeceksiniz biliyorum: Bildik şeyleri okumanın anlamı ne, faydası var mı?

Ben de derim ki evet var. Güzel şeyler okunarak, konuşarak tekrar edildiği müddetçe davranışlarımızda yaşar. Aksi halde yavaş yavaş hayatımızdan çıkar. Nasıl ki vücut hayat garantisi besinlerle her an takviye edilmeye muhtaç; ruhumuz da öyle. Güzel, iyi, faydalı fikirlerle sürekli beslenmeli ki iyi ve güzel vasıflı davranışlar hayatımızı terk etmesin.

Kitap son derece basit cümlelerle iyi insan olmanın ölçülerini vermekte.  Bu iyi ve güzel ölçülerin dışında kalanları da “aptal” olarak nitelendirmekte.

Ve insana bu “aptal”larla bir arada yaşamanın ve “iyi geçinme ”nin ipuçlarını vermekte.

Bir paragrafını aynen aktarıyorum:                                                            

“Sokakta rastlanan binlerce vakada –yolunuzu kesen bir araç, köpeğini tekmeleyen veya yerlere çöp atan biri- başkalarına saygı göstermeyip sıradan sağduyu ilkelerini bile hiçe sayarak birlikte yaşamanın koşullarını ortadan kaldıran kişidir aptal. Gerçekliğin tümüne değinmeden söylenebilecek ilk şey, bu tür davranışların çoğunun yalnızca söz konusu kişiyle ilgili olmaması, daha derin sorunların semptomları almasıdır. Tehlikeli ve zor çalışma koşulları, kaygı verecek kadar çığırından çıkmış eğlence ve tüketim endüstrisi, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen yapıların başarısızlığı gibi. Sadece aptalların sosyal hayatın koşullarını yıkmasını değil, aynı zamanda bu aptalları üreten hasta toplumun işleyişini de hesaba katmak gerek”

Yazarın bahsettiği insan tipi her an yanı başımızda. Her an onlarla beraberiz. Ve bu popülasyon ne yazık ki hızla artıyor.

Yazar bu durumda ne yapmamız gerektiğinin ipuçlarını “ Bu yüzden başkaları ne kadar aptalsa, sizin de o kadar bilge olmanız, yani bir şeyleri değiştirebilmek için anlamaya çalışmanız gerekiyor” diye tavsiye ediyor.

Demek ki aptallıkla bilgelik mücadele etmeli.

Yani iyilik kötülükle, güzellik çirkinlikle, aydınlık karanlıkla mücadele halinde olmalı.

 Başka bir yerinde “aptallığın işbirlikçiliği”nden bahsediliyor.

 En çarpıcı cümlelerden birisi de şu olmalı:

“Aptallıkla karşılaştığınızda değerinizi ortaya çıkarmalısınız”

Buradaki “değer”den kasıt tabii ki üst ve üstün insani değerler. Kötülükle ancak bu şekilde mücadele edebiliriz. Bu noktada eğitim paradigması öncelikli bir metot olmak zorunda.

“Aptalların toplumsal hiyerarşideki yerlerini, özellikle de üstümüzde yer alıyorlarsa meşru kabul ederiz. Bu durum mücadeleyi engellemez”

“Ayakkabının içine girmiş bir çakıl taşının milleti sinir etmek için herhangi bir şey yapmaya ihtiyacı yoktur”

Yani çakıl taşının orada bulunması zaten başlı başına berbat bir şeydir.

Okuyucularıma basit bir tahlil sonucu bazı flaş cümle ve tezlerini aktardığım bu eserin yazarı “biz ”den biri değil. Hollandalı Yahudi filozof Spinoza üzerine çalışmalar da yapmış bir araştırmacı yazar.

“Aptallarla Ne Yapmalı” isimli eseri ahlak felsefesine ilgi ve ihtiyaç duyan aydınların okuyabileceği bir eser.

 Felsefi ifadeler öne çıksa da biraz yorularak anlaşılabilir.

(*) Maxime Rovere . Ahlâk felsefesi üzerine çalışmalar yapmış araştırmacı yazar.

Bu yazı toplam 2200 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0533 310 60 08