• BIST 1.433,690
  • Altın 533,71
  • Dolar 9,4000
  • Euro 10,9300
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 7 °C
  • Aydın 12 °C
  • İzmir 13 °C
  • Denizli 13 °C
  • Muğla 11 °C

Prof.Dr. Ali Erbaş ve Allahşükür Paşazade!

Metin AKOĞLU

Ali Erbaş’ı tanıyorsunuz ama Allahşükür Paşazade’yi tanımıyor olabileceğinizden yola çıkarak bu nasıl bir başlık diyebilirsiniz.

Konu, tarihin derinliklerinde saklı gibi görünse de siyasi erk’in günümüzde de sıkça başvurduğu yönetim modellerinin çeşitliliğidir.

Siz beni seçin, ben de sizleri seçeyim. Hep ben yönetmeliyim. Hep ben iktidar olmalıyım ki bu sistem uzun sürsün. Çalıyor ama namaz kılıp alnı secdeye değiyor. Yolsuzluktan yargılanan bir kişi cami, Kur’an kursu yaptıracaktım diyebiliyor.

Uyuşturucu baronu Habib Kanat, Ataşehir’in girişine babası “Mustafa Kanat” adına cami yaptırıp ibadete açılabildi ve toplumda da kabul gördü.

Ne var bunda dediler. Uyuşturucu parasıyla Cami yapılabiliyorken, elinde şarap şişesiyle Caminin yakınından geçen garibanın ağzını burnunu kırmak vaciptir.

İçinde yalan olacakmış.

Olsun.

İçinde inkâr olacakmış.

Olsun.

İçinde haram olacakmış

Olsun.

Yeter ki hep benim ve bizim kâğıdımız gelsin.

Yaşasın kazanmak!

Sizi biraz tarihin derinliklerine götürmek istiyorum.

Kazan kazan” kavramını batılılar bulmuş gibi görünse de Osmanlı coğrafyasındaki Vehhabi harekinde de görüyoruz.

İnsanlık; ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum sürecini tamamladı. Kapitalizmi de aştı. Şimdi ve Neo- liberalizm ile can çekişiyor.

16.yy da Avrupa ve dünya Feodal toplum sürecini yaşarken, Osmanlı coğrafyası da bunun dışında değildi. Batılılar süreç ile birlikte matbaa, Rönesans sayesinde İslam coğrafyasının önüne geçmeyi başardılar.

Bugün İslam âlemini güdüyorlar.

16. yüzyıldan itibaren Arap yarımadası ve verimli hilal Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesi altındaydı. Kahire, Bağdat, Kudüs ve Şam, İstanbul’dan atanan valiler tarafından idare edilen Osmanlı-Arap şehirleri haline gelmişti.

Mekke ve Medine İstanbul’daki Halife’nin doğrudan koruması altında olmakla birlikte, yarımadanın coğrafi izolasyonu ve ilkel kabile yapısı ekonomik ve stratejik cazibesini azaltıyordu. Yarımada ihmal edilmiş ve hiçbir zaman imparatorluk bünyesine tam olarak alınmamıştı. Kabileler ise bu duruma hem kızıyor hem de bu kontrolsüzlükten sonuna kadar yararlanıyorlardı.

Kabileler hala ticarete bağımlı olsa da, daha çok yerel ihtiyaçlarla sınırlı bir ticaret vardı. Eski kervan yolları hala kullanılıyordu ama bu defa asıl olarak kutsal şehirlere gelen hacıları besleme ve konaklayacakları yer sağlama zorunluluğu yerel ekonomiye katkı sağlamakla birlikte, bu imkânlar yarımada’nın ekonomik bakımdan kendisine yeterli olmasına yetmiyordu. Kabilelerin bazıları hacılardan onları koruma karşılığında para alıyorlardı. Para kese değiştirdiği müddetçe, hacıların güvenliği garantideydi. Ama bu para sınırlı ve dönemseldi. Kabileler arası rekabet gittikçe kızışıyordu.

Bir mezhebin doğuşu işte tam böyle bir ortamda oldu ve bölgeye değişim müjdesi verdi. Mezhebin esin kaynağı, yerel bir din âliminin oğlu olan Muhammed bin Abdulvehhab (1703-1792), küçük ama zengin bir vaha kasabası olan Uyayna’da doğmuştu. Muhammed’in babası Abdülvehhab, İslam hukukunun 8.yüzyıla özgü yorumunun bağnaz bir savunucuydu. Hurma ağaçları ve develeri seyretmekten bıkan Vehhab’ın oğlu vaazlar vermeye, 7. Yüzyıla ait saf inançlarına dönüş çağrıları yapmaya başlar. Hz. Muhammed’e tapınmaya karşı çıkan genç Vehhab, kutsal kişilerin türbelerine gidip dua eden Müslümanları, mezarların yatır haline getirilmesi âdetini eleştiriyor, “Tanrının Tekliği’ni vurguluyor ve Sünni olmayan bütün grupları, (hatta İstanbul’daki Sultan-Halife) bazı Sünni grupları zındıklar ve ikiyüzlüler diye suçlayarak inkâr ediyordu. Bütün bunlar. Diğer Müslümanlara özellikle de Şii (İran’a düşmanlık yeni değil) ve Osmanlı İmparatorluğuna karşı aşırı bağnaz bir cihatın siyasi ve dinsel gerekçesini hazırlıyordu.

Toplumsal çözüm önerileri rahatsızlık yaratmıştı. İslam’da ceza dayağına inanç, zina yapanların taşlanarak öldürülmesi, hırsızların elinin kesilmesi ve suçluların herkesin gözü önünde infazı konularında ısrar edilmesi, vb. Bölgenin dini liderleri vaaz ettiği şeyleri uygulamaya başlayınca Vehhab’a şiddetle karşı çıktılar. Bir halk ayaklanmasından korkan Uyayna Emir’i vaizden şehri terk etmesini ister.

Vehhab, Necd vilayetinin küçük bir vaha şehri olan Deri’ye gelir. Rakip bir emir tarafından kovulmuş bir vaizi haydut emir lakabıyla ünlü Muhammed Bin Suud kabul eder. Öğretilerini kendi askeri hırslarına hizmet edebileceğinin hesapları yapılmıştır. Bu iki kötü adam birbiri için yaratılmış sanki.

İbn Vehhab, İbn Suud’un başarmak istediği neredeyse her şeye uhrevi gerekçeler hazırlıyordu. Diğer Müslüman yerleşim yerleri ve şehirleri talan etmekle ilgili kesintisiz bir cihat; Halifeye kulak asmamak, kendi halkına karşı bir disiplin dayatmak, son olarak Yarımada’yı birleştirme girişiminde komşu kabileler üzerinde kendi yönetimini kabul ettirmek. Uzun bir çalışma sonucunda Emir ve Vaiz, halefleri tarafından hürmet edilecek olan bağlayıcı bir anlaşma üzerinde mutabakat sağladılar. İbn Suud’un anlaşmaya soktuğu madde, onun aklından geçenleri ortaya koyuyordu.

Manevi şevk, siyasal hırsın hizmetine girecekti. Tersi değil.

İbn Suud, çok geçmeden Vaizin karizmasının bulaşıcı bir virüs taşıdığını fark etti. Vaiz ve öğretileri üzerindeki tekelini korumakta kararlı olan Suud, vaizden iki konuda kesin söz istedi. İbn Vehhab hiçbir koşulda bölgedeki başka bir emirden manevi bir ittifak ve hizmetine girme talebinde bulunmayacaktı. İnanması zordur ama İslam’ın evrenselliğinin ateşli savunucusu bir din adamı olan İbn Vehhab böyle bir kısıtlamaya uymayı kabul etti. Emir’in ikinci isteği de doğrudan ona güvensizliğini gösteriyordu. Ne kadar kötü görünürse görünsün, vaiz, yöneticisinin kendi kullarından aldığı zorunlu haraçlara hiçbir zaman karşı çıkmayacaktı.

Vehhab, bu konuda da hamisiyle uzlaştı ve ona kısa bir süre sonra bu haraçlara gerek kalmayacağı, çünkü ”Allah’ın münafıklarından ganimet şeklinde birçok kazanç vaat ettiği” konusunda fetva verecekti.

Uzlaşmayı gördünüz mü?

“Kazan kazan”ın İslami versiyonu dersek yanlış olur mu?

Hemen konuya girelim. Prof.Dr.Ali Erbaş, Laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin  Diyanet İşleri Başkanıdır. İlk defa 17.09.2017 tarihinde atanmış ve görev süresi üç gün önce sona ermiştir. Sayın Cumhurbaşkanının gördüğü lüzum üzerine görev süresi 4 yıl daha uzatılmıştır.

Nerede oluyor bütün bunlar.

On altı ayda üç Merkez Bankası başkanının değiştirildiği bir ülkede;

Yazının başlığındaki Allahşükür Paşazade, Azerbaycan devletinin Diyanet İşleri Başkanı ve aynı zamanda Kafkas Müslümanları İdaresi Başkanıdır.

1992 de Azerbaycan devlet Başkanı Ayaz Muttalibov, Ebulfez Elçibey, Yakup Memedov ile çalışabilen Paşazade, 1993 yılında göreve gelen Haydar Aliyev ile uzun yıllar çalıştı. Şimdi de oğlu İlham Aliyev ile kol koladır.

Gördüğünüz gibi 29 yıldır aynı sıfatla aynı görevlerinde kalmayı başarabilen “mümtaz” bir kişiliğe sahiptir.

Din dışı yaptıklarına girerek Azerbaycanlı dostlarımı incitmek istemiyorum. Onu Azerbaycan halkı zaten biliyor.

Çekya’daki şirketler…

Önemli olan o görevlerde bu kadar uzun süre kalabilmeyi başarmak değil midir?

Nasıl?

Vahhabilerin taktik ve tekniklerine uyuyor mu?

Sen yönetim olarak benim din dışı icraatlarımı sorgulama; ben de senin siyasi yönetimine uygun dinsel fetvalar yayınlayayım.

Son günlerde her ortamda Sayın cumhurbaşkanına yakın duran ve din ile ilgisi olmayan icraatları dini motiflerle işlerlik ve kuvvet kazandıran Prof.Dr. Ali Erbaş da ödülünü almış gözüküyor.

Dileriz 245 bin Diyanet personeliyle, ülkemizin içinde yaşadığı ahlak çöküntüsünden kurtaracak projeleri, siyaset kurumuyla ortak çalışarak hayata geçirmenin yolarını da bulur.

Orada da bizde de eşitlik, paylaşma, veren el-alan el muhabbetleri oluyor, akşam -sabah televizyonlarda siyasiler ve hocalar çıkıp kul hakkından bahsediyorlar, kul hakkı yemenin günahını anlatıyorlar ama hesap sormanın Allah’ın işi olduğundan dem vurarak bağımsız yargının önünü kesiyorlar.  Hesap, sadece Yüce Allah’a verilir diyerek uhrevi bir zırh içine alıyorlar.

Velhasıl her gün İslamiyet adına ahlaktan yoksun olanlar bile, para karşılığı ahlak anlatıyorlar bu topraklarda;

Azerbaycan halkının gözü Türkiye’nin üzerindedir. Türkiye’deki değişim rüzgârlarının,  kendilerini de etkileyeceğini muhakkak olarak görüyorlar.

Bu yazı toplam 1018 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 5
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0533 310 60 08