• BIST 93.616
  • Altın 209,520
  • Dolar 5,3413
  • Euro 6,0898
  • İstanbul 8 °C
  • Ankara 1 °C
  • Aydın 10 °C
  • İzmir 11 °C
  • Denizli 9 °C
  • Muğla 9 °C

Yabancı / global ve yerli sermaye

Orhan ERDEM

Yabancı sermaye, adından da anlaşılacağı üzere, yerli, yerel, milli olmayan, yabancı ülke/ülkelerden gelen mali kaynakların tümüdür. Yabancı sermayenin birinci özelliği kar amacıyla dış ülkelerden gelerek ait olduğu ülke yerine, geldiği ülkede değerlendirilen sermayedir.  

Yabancı sermaye kurumsal (ulusal) veya global (çok uluslu)şirketlerin daha çok kar(çıkar) ve hakimiyet/egemenlik/üstünlük kazanmak için uluslararasında hareket eden sınır tanımaz mali(parasal) ekonomik gücüdür.

Toplumcu anlayışa göre düşük hammadde, düşük işçi ücreti, ucuz yatırım alanı, yabancı sermayeye sağlanan teşvik ve imtiyazlar gibi çeşitli unsurlar, gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere sermaye akışını hızlandırır. Yabancı sermaye geldiği ülkenin kullandığı ileri teknolojiyi değil; düşük işçi ücretlerinden yararlanmak amacıyla daha düşük düzeyde geri teknoloji getirir. Bugün Çin başta olmak üzere Asya ülkelerine yapılan yabancı sermaye yatırımları Batılı ülkelerdeki yüksek teknolojilerden uzaktır.

Yabancı sermaye, yerli sermayeye de bir miktar kar sağladığından veya büyük yatırımlar için ucuz mali kaynak sağladığından, geri kalmış ülke sermayedarları tarafından istenir.

Yabancı sermayenin bir ülkeye gelmesi için en temel şart elde ettiği karın, sermayenin geldiği ülkeye tümüyle kayıtsız-şartsız transfer edilme serbestîsinin garanti edilmesidir. Çünkü gelen yabancı sermayenin kısa bir süre içinde birkaç katı mutlaka geldiği ülkeye geri dönmelidir.

Gelişmekte olan ülke ekonomilerinin en önemli sorunu büyük ölçekli sermaye ve ileri teknoloji ihtiyacıdır. Bu nedenle bu ülke yatırımcıları yabancı sermayenin gelmesini ister. Ancak bu arzuları hiçbir zaman istedikleri düzeyde gerçekleşmez.

Kalkınmakta olan ülkelerin en büyük sorunu bütçe ve dış ticaret açıklarıdır. Giderek büyüyen bu açıklar üretimi daha çok arttırarak ve daha çok tasarruf yapılarak kapatılmak yerine;  dış borçlanma yoluyla ve yabancı sermaye girişinden elde edilecek dövizlerle kapatılmaya çalışılır. Çünkü üretimin arttırılması ve zorunlu tasarruf yapılması yolunda yapılacak baskılar ülke yönetimindeki iktidarın seçimle ya da ihtilalle devrilmesine yol açacaktır. Bu acı deneyimleri iyi bilen ülke yöneticileri her ne pahasına olursa olsun dış borçlanmayı ve yabancı sermaye girişini teşvik ederler. Oysa dış borçlanma ve yabancı sermaye şeklinde ülkeye gelen dövizler yerli paraya dönerek kısa zamanda “yolsuzluk”, “rüşvet”, “israf” ve “ifrat” kara delikleri içinde kaybolur gider. Bu nedenle bir ülkeye gelen yabancı sermaye o ülkenin ekonomisini reel olarak büyütecek yatırımlara girmez. Genel olarak tüketime(gelişmiş ülkelerin tüketim malları üretimlerinin pazarlanmasına) yönelik yatırım alanları tercih edilir.

Yabancı sermayenin, ülkenin temel ekonomik yapısını ulusal stratejik hedefler doğrultusunda pozitif yönde değiştirmesine izin verilmediği bilinmelidir. Ancak yabancı devletlerin ve çok uluslu şirketlerin ortak global stratejik hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak değişimleri gerçekleştirecek alanlarda yatırımlar yapılır.

Geçmişte 1950-1953 yılları arasında Türkiye’nin ticaretini serbestleştirme yolunun açılması kısa zamanda tüketim patlamasına yol açmış; dış ticaret açığı hızla büyüyerek Türkiye borç batağına düşmüştür.

Dış borçla birlikte ihracatın artmaması; ekonomik canlanmanın sadece ithalatın artışından meydana gelmesi, bir müddet sonra ithalat imkânlarının tükenmesine ve Türkiye’nin temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelmesine yol açmıştır. Bu tür ekonomik dar boğazlar ancak yüksek oranlı devalüasyonla aşılabilmektedir. Bu nedenle geçmişte yaşanan acı deneyler ülkemizde uzun yıllar yabancı sermayeye kuşku ile bakılmasına yol açmıştır.

Toplumla r(ve kişiler) tasarruf yapmadan yatırım yapamaz. Yatırım yapılmadan sürdürülebilir üretim artışı sağlanamaz. Ulusal kalkınma için yatırım, yatırım için de ulusal tasarruf şarttır. Yerli (Ulusal) tasarruf-yatırım-üretim-tüketim dengesi sağlanmaksızın kalkınma süreci istikrarlı bir şekilde yaşanamaz ve ülke ekonomisi uluslar arası gücüne kavuşamaz.

Yabancı sermaye bir ülkede demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu; insan haklarının garanti altına alındığı; yabancı yatırımcıların istediği güvencelerin onlara sağlandığı zaman gelir. Bu husus uluslar arası antlaşmalarla garanti altına alınmıştır. ABS Showcross sözleşmesi yabancı sermayeyi garanti altına alacak her türlü tedbiri öngörmektedir. Ticari anlaşmazlık halinde uluslar arası tahkim yolları belirlenmiş; Lahey Adalet Divanının yetkilerinin ve kararlarının üstünlüğü kabul edilmiştir.

Dünyanın hiçbir ülkesinde o ülkenin eğitim, bilim, teknoloji imkânları; yer altı ve yerüstü kaynaklarını ve doğal zenginliklerini harekete geçirecek üretime yönelmeden kalkınma ve gelişme sağlanamaz. Ulusal kalkınmanın asli unsuru yerli ve yerel kaynaklar ve sahip olduğu gelişme potansiyelidir. Sadece yabancı sermaye ile kalkınan bağımsız bir ülke yoktur. Sermayesiz hiçbir kişi, şirket yada bir kuruluş yatırım-üretim-yapamaz ve kalkınıp gelişemez. Ekonomik büyüme için ekonomik kaynakların üretimine yönelik alanlarda yatırıma yöneltilmesi şarttır

Eskiden sermaye birikimi askeri güçle elde ediliyordu. Ordular ülkeleri fetih ve işgal ederek o ülkenin bütün anamallarına ve doğal zenginliklerine el koyar; üretim kaynaklarını ele geçirir; hatta yetişkin-erişkin insan kaynaklarını esir-köle olarak kullanırlardı. Günümüzde bu tür fetih ve işgalleri yapanlar “barbarlıkla” itham edilmektedir. Ancak ne yazık ki yabancı sermayeye ve çok uluslu güçlerin egemenliğine direnen ülkelere karşı yabancı güçlerin askeri yöntemleri hala kullanıldığını günümüzde de şahit olmaktayız.

Büyük keşifler ve icatlarla beraber Yeniçağ’da başta Astek ve İnka uygarlıklarının inanılmaz büyüklükteki zenginliklerinin yağmalanmasıyla Avrupa kraliyet ailelerinin, Avrupalı sermaye sahiplerinin ve Vatikan gibi dinsel merkezlerinin eline bol miktarda altın/gümüş/değerli taş geçti. O güne kadar altın ve gümüş arasındaki denge 1/5 iken, bu oran 1/10 a çıktı. O zamana kadar altın ve gümüş arasındaki sabit kur farkının Avrupa devletleri lehine hızla büyümesi, başta Osmanlı olmak üzere birçok ülkenin elinde bulunan altın varlığının tükenmesine;  bu ülkelerin ticaret üstünlüğünü yitirmesine ve bu ülkelerde ortaya çıkan yüksek enflasyon nedeniyle mali yapılarının alt üst olmasına; dolayısıyla askeri güçlerinin zayıflamasına ve yeryüzü üzerinde sahip oldukları alanlarda hâkimiyetlerini yitirmesine yol açmıştır.

DEVAM EDECEK…       

Bu yazı toplam 614 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0533 310 60 08