Servet TÖZ
CHP’de demokrasi krizi
Ülke genelinde olduğu gibi Aydın’da da gündem CHP. Mahkemenin verdiği “mutlak butlan” kararıyla Kemal Kılıçdaroğlu yeniden genel başkanlık koltuğuna oturdu. Kimi bunu “hukuki bir sonuç” olarak görüyor, kimi ise "mutlak butlan darbesi" veya “siyasi mühendislik” diye niteliyor. Ama tartışmanın merkezindeki soru çok daha yalın:
Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten anlatıldığı kadar demokrat mı?
GEÇMİŞTEN BUGÜNE
1990’ların sonunda TBMM’de patlak veren “kıyak koltuk skandalı” sırasında CHP’nin eski Aydın Cumhuriyet Senatörü Sadettin Demirayak’la karşılaşmıştım. Kendisine takıldım:
“Sadettin ağabey, siz ne kadar götürdünüz?”
Yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. 12 Eylül sonrası eşinin altınlarını bozdurarak Aydın’a döndüğünü anlattı. Bugün siyaseti saran rant ve çıkar tartışmalarını görünce insan ister istemez düşünüyor: Acaba Demirayak gibi siyasetçileri mumla mı arıyoruz?
1987 referandumu hâlâ ders niteliğinde. Sadettin Demirayak’ın aktardığına göre, İsmet Sezgin’in sözleri unutulmaz:
“12 Eylül bizim unvanlarımızı elimizden alarak onurumuzu kırdı. O onuru geri almak için yeniden aday oldum. Şimdi Soğukkuyu’daki bir tuvalet bekçisinden oy istemeye gidiyorum.”
Bu cümle, siyasetin özünü hatırlatıyor: Bir vatandaşın oyunun değeri. Biz anladık. Peki bugünün siyasetçileri anladı mı?
PARTİ İÇİ DEMOKRASİ NEREDE?
Bir zamanlar üyelerin kapısı aşındırılırdı, bugün seçimden seçime hatırlanıyor.
Bir zamanlar delegeler belirleyiciydi, bugün listeler Ankara’da hazırlanıyor.
Bir zamanlar ön seçim vardı, bugün merkez yoklaması var.
AK Parti’nin 2002’den sonra siyasete yerleştirdiği “merkezden belirleme” anlayışı, zamanla tüm partilere sirayet etti. CHP de bundan farklı davranmadı. Aydın’da Özlem Çerçioğlu’nun adaylığı yıllar öncesinden bizzat Kılıçdaroğlu tarafından ilan edilmedi mi? Dahası, Kılıçdaroğlu’nun seçtiği Çerçioğlu, ilçe belediye başkan adaylarını belirlemedi mi?
Üyelere gerçekten seçenek sunuldu mu? Yoksa baştan “aday belli, yarış sadece formalite” anlayışı mı hâkim oldu?
Üstelik Kılıçdaroğlu’nun seçtiği Çerçioğlu, AK Parti’ye geçerken kendisine oy verenlere sordu mu? Çerçioğlu’na kapı açan AK Parti, kendi üyelerine danıştı mı? Yoksa “ben aldım, siz kabullenin” mi denildi?
BUGÜNÜN KRİZİ
Mahkemenin kararıyla yeniden genel başkan olan Kılıçdaroğlu için “Parti iradesine saygı göster” çağrıları yapılıyor. Ama insan sormadan edemiyor:
Parti iradesi yıllardır ne kadar dikkate alındı ki?
Delegelerin, üyelerin, örgütlerin iradesi belirleyici olsaydı bugün bu tartışmalar yaşanır mıydı? Demokratik mekanizmalar güçlü olsaydı mahkeme koridorları siyasetin adresi haline gelir miydi?
78 Kuşağı Dostlar Grubu Başkanı İsmet Bozkurt’un sözleri bu yüzden dikkat çekici:
“Hiçbir makam ve mevki onur, şeref ve haysiyetten daha kıymetli değildir.”
Haklı. Çünkü siyaset koltuk kazanma sanatı değil, ilke koruma mücadelesidir. Ama uygulamada irade gerçekten üyede mi, yoksa birkaç genel merkez yöneticisinde mi?
Sorun yalnızca Kılıçdaroğlu değil. Sorun yalnızca mahkeme kararı da değil. Sorun, yıllardır bütün partilere sirayet eden ve üyeyi, delegeleri, örgütleri etkisizleştiren siyasi anlayıştır. Parti içi demokrasi bir günde kaybolmaz; yıllar içinde adım adım aşınır. Sonra herkes aynı soruyu sorar:
“Bu noktaya nasıl geldik?”
Cevap basit:
Çünkü siyasetçiler üyelerden uzaklaştı.
Çünkü partiler örgütlerden uzaklaştı.
Çünkü demokrasi kürsülerde savunuldu, parti binalarında değil.
Ve en acı gerçek şu:
Parti içi demokrasi artık sadece tüzüklerde yaşıyor.
1980 öncesinin siyasetçileri tuvalet bekçisinin kapısını çalıp oy isterdi. Bugünün siyasetçileri ise üyelerin kapısını çalmadan lider olmak istiyor.
İşte bütün mesele de burada…
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.