Ahmet KELEŞOĞLU

Ahmet KELEŞOĞLU

Mahalli İdareler ve Kamu Hukuku

Yerel yönetimler deyince, akla ilk gelen algı, yerinden yönetim veya başka bir deyimle, mahalli idareler akla gelmektedir. Hukukun yürürlükteki hükümleri doğrultusunda, kamu tüzel kurumlar kanun ve bunun hükmettiği müeyyidelerle yönetilmektedir. Kamunun öngördüğü çerçeve hükmün açılımında, yönetim organları, diğer hukuki yapının dışında kalarak, farklı insan kaynağı ile karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki, yapının oluşumu, devlet memurundan kamu işçisine, sözleşmeli memurdan taşerona ve nihayet seçilmişlerden oluşan Başkan ve meclis üyelerini içinde barındırmaktadır. Kamunun koruduğu, kanunlarla yönetilen ve farklılık taşıyan başka bir kamu tüzel kurum görmemiz fazlaca mümkün değildir aslında. Tabiî ki bu idari şekil, yürürlüğe girdiği günden bugüne kadar, farklı değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Yönetim biçimi ve işleyişi açısından bakılıp değerlendirme yapıldığında karışık gibi algılansa bile, kendi bünyesindeki hiyerarşik geçişlerinde, bir denge ve bütünlüğü ihtiva etmektedir.

İçerisindeki iskelet yapı, birbirini çeken ve bir o kadarda iten kuvvetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Organ yapısı incelendiğinde, birbirine zarar vermeden, işleyişin devam ettiğini görmekteyiz.

Bu yapıyı detaylandırarak açmak istememizdeki sebep, seçimle işbaşına gelen yönetimlerin, bu organların işlevsel dağılımlarını, siyasi iradenin gücü ile yapması ve doğal olarak ta kendi bürokratları ve çalışma ekibini kurmasından kaynaklanmaktadır. Burada mühim olan, siyasi iradenin kendisi gibi düşünmeyen veya bu görüşe yakın olmayan, memur ve bürokratlarla da uyumlu çalışıyor olmasıdır. İçeride ki farklı görüş ve fikir ayrılıklarının, genel işleyişi bozmadığı takdirde, tolere edilmesi gerekmektedir. Aksi halde, işini çok iyi bilen, fakat siyasi erkin görüşlerinden farklı düşünen bürokrat iş göremez hale gelebilir. Bunun tam tersi olarak ta, işten anlamayan, hantal, beceriden uzak, ama siyasi erkin fikirlerinin ateşli savunucuları da baş tacı yapılabilir. Burada ki siyasi fikirler, sadece işleyişteki doğru çalışma yöntemlerinin önünde ya da arkasında değildir, tabiî ki. Diğer taraftan, insanların siyasi fikirlerinin dışında farklı yönlerdeki zaaflarının da olduğunun unutulmaması gerektiğini söylememiz pekala mümkün. Mahalli idarelerin ise, iş üretme noktasında ki mal ve hizmet alımlarında çıkar ve haksız kazanımlarının dikkatle takip edilmesi gerekmektedir. Kamu malının korunması, doğrudan alımların usulüne uygun ve ihalelerinde yasaların öngördüğü mevzuat çerçevesinde yürütülmesi gerekmektedir. Bunun yanında, dürüst, liyakatli ve devletin çıkarlarını ön planda tutan bürokratların da seçimi önem kazanmaktadır. Bu idari yapılanma her zaman, bir üst denetime açık olarak başarılarda taltif, usulsüzlüklerde ise ceza ile karşı karşıya kalabilmektedir. Sayıştay denetçileri ve müfettişler denetim mekanizmasının üst biçimsel yapısını oluşturmaktadırlar. Burada dikkat çeken, önemli bir durumda mahalli idarelerin kendi bünyesinde oluşturdukları teftiş kurulları ve iç denetimleridir. Öncelikli olarak, iç bünyedeki teftiş mekanizmasının, yasaların öngördüğü doğrultuda denetimlerini uygulamalarıdır. Aksi halde, hiyerarşik bir kopuş ve çürümüşlük kaçınılmaz olacaktır.

Mahalli idarelerin, doğru yönetiminin uygulanması, hiçbir zaman iltifata tabii olmayıp, bir mecburiyetten ibarettir. Bunun, yasal bir yükümlülük olduğunu unutmamak gerekir. Ayrıca, yasaları uygulamanın yanında, doğru çalışma yöntemleri de geliştirerek, kasaba il veya büyükşehirlerinde kendi alt bölgeleriyle, uzlaşma içinde ve tam mutabakatla yönetilmesi gerekmektedir. Batı toplumlarında ki mahalli idarelerin gücü, sivil toplum kuruluşlarının ve bölge halklarının görüşleriyle ortak bütünlük içerisinde olmasından geçmektedir. Böylece sosyal devlet yapısı oluşacak ve yönetimin insan odaklı ve insana daha yakın olduğu görülecektir. Oysa ülkemizde, işbaşına gelen seçilmişlerin, kendi dayatmacı fikirlerini, kendisi gibi düşünmeyenlerin de fikirleriymiş gibi ortaya atarak, yanlış uygulamalarını legalleştirme çabası içerisinde olduklarını görmekteyiz. Bu dayatmacı durum, yöneticilerin körelmesine, neden olduğu gibi doğrulardan uzaklaşılarak, sisteminde sonunda diktatörlüğe kadar gitmesini sağlayacaktır. Yönetimin başındaki siyasi erk, artık siyasetten uzaklaşarak, sadece kendisinin fikirlerini öne çıkararak, kendi doğrularının, başkalarının da doğruları olduğu düşüncesinden vazgeçmeyecektir. Bu durum, işleyişin devamında, tek adamlığa doğru giderek, kötü, kaçınılmaz sonuçları beraberinde getirecektir.

Burada, demokrasi ve özgür düşünce anlayışının yanında, kişi ve kurumların öngörü ve fikirlerini beyan etme serbestisi dikkate alınmalıdır. Fikirlerin dikkate alınmaması, kişi ve kurumların yok sayılması, dayatmacı uygulamaların öne çıkarılması, totaliter yapının sisteme hakim olmasını kaçınılmaz hale getirecektir.

Sonuç olarak, bu kötü gidiş, idari zaaflarıyla birlikte korkuyu öne çıkaracak, korku ise, çalışma hayatının en büyük hastalığı olduğundan, hataları ardı ardına getirerek idari yapının çökmesine neden olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum