Toplumsal olayları yalnızca görünen yüzüyle değil, derin psikososyal dinamikleriyle ele alan çalışmalarıyla tanınan 15 Kasım Kıbrıs Üniversitesi Öğretim Elemanı, Klinik Psikolog Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer, uzun yıllardır suç, suçluluk, aile yapısı ve toplumsal dönüşüm üzerine yürüttüğü akademik çalışmalarıyla dikkat çekiyor.
“Suç ve Suçluluk”, “Aile Yapısı ve Suç İlişkisi” ve “Toplum mu Suçlu, Dünya mı Değişti?” gibi kitaplarıyla geniş bir okur kitlesine ulaşan Yıldırımer, aynı zamanda Amerika Nortwest Üniversitesi Sosyoloji Profesörü Derya Berrak ile birlikte Türkiye genelinde yürüttükleri saha çalışmalarıyla bilim dünyasında önemli bir yer edinmiş durumda. Günümüzde bireylerin yaşadığı bu karmaşık ruhsal süreçlerde profesyonel destek almak, özellikle izmir psikolog arayışında olanlar için toplumsal farkındalığın ilk adımıdır.
İkili, yalnızca akademik çalışmalarla sınırlı kalmayıp, Türkiye’nin farklı şehirlerinde gerçekleştirdikleri toplumsal farkındalık seminerleriyle de dikkat çekiyor. Bu seminerlerde en sık karşılaştıkları cümle ise oldukça çarpıcı: “Devlet suçlu.”
Peki bu cümle gerçekten neyi ifade ediyor? Ve daha önemlisi, neyi tetikliyor? İşte bu soruları Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer’e sorduk.
“Hocam, son dönemde sıkça duyduğumuz ‘devlet suçlu’ söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?”
Bu cümle ilk bakışta bir eleştiri gibi görünür. Ancak aslında çoğu zaman bir analiz değil, bir genellemedir. Toplum olarak en büyük hatalarımızdan biri, kavramları doğru kullanmamak. Özellikle “devlet” ve “hükümet” kavramları çoğu zaman birbirine karıştırılıyor.
Oysa devlet; kurumlarıyla, hukuki yapısıyla ve sürekliliğiyle var olan bir sistemdir. Hükümet ise o sistemi belirli bir süre yöneten siyasi iradedir. Ama mesele sadece bu ayrımı bilmek de değil. Asıl mesele, bir sorun karşısında sorumluluğu doğru yere yöneltebilmek. Bu yapılmadığında ortaya çıkan şey, düşünce değil; refleks haline gelmiş bir suçlama dili oluyor.
“Hocam, bu suçlayıcı dil toplumsal davranışları nasıl etkiliyor?”
İnsan zihni soyut olanı değil, somut olanı hedef alır. “Devlet” soyut bir kavramdır. Ama vatandaşın karşısına çıkan kişi somuttur: Doktor, öğretmen veya polis. Bu nedenle birey farkında olmadan şu dönüşümü yaşar: Sisteme duyduğu öfkeyi, karşısındaki insana yöneltir.
Çünkü zihinde artık şu eşitleme kurulmuştur: “Bu kişi = sistemin kendisi”. İşte bu noktada mesele sadece bir dil meselesi olmaktan çıkar, toplumsal bir risk haline gelir. Bu tür derin öfke ve çatışma durumlarında, tıbbi bir yaklaşım ve teşhis için izmir terapist uzmanlarından destek almak, toplumsal şiddetin bireysel boyutta çözülmesine yardımcı olabilir.
“Bu durumu sosyolojik olarak nasıl açıklarsınız sayın hocam?”
Émile Durkheim’ın “anomi” kavramı burada çok açıklayıcıdır. Toplumda normlar zayıfladığında kavramlar bulanıklaşır, sorumluluk dağılır ve öfke yönünü kaybeder. Ve yönünü kaybeden öfke, her zaman en yakın ve en ulaşılabilir hedefe yönelir. Bugün doktora, öğretmene ya da kamu görevlisine yönelen şiddetin arkasında tam olarak bu mekanizma vardır.
“Bu dilin çocuklar ve yeni nesil üzerindeki etkisi nedir hocam?”
Dil sadece iletişim aracı değildir, aynı zamanda öğretici bir modeldir. Bir çocuk sürekli şunu duyarsa: “Devlet zaten suçlu.” Şunu öğrenir: Analiz etmeyi değil genellemeyi, sorumluluğu ayırmayı değil dağıtmayı, diyaloğu değil tepkiyi. Büyüdüğünde karşılaştığı ilk sorunda, karşısındaki kişiyi bir birey olarak değil, sorunun temsilcisi olarak görür. Şiddetin başladığı yer tam olarak burasıdır.
“Hocam peki çözüm nedir?”
Çözüm aslında oldukça nettir ama zor bir süreçtir: Doğru kavramları kullanmak, sorumluluğu doğru adrese yöneltmek, eleştiri ile suçlama arasındaki farkı bilmek. Sağlıklı toplumlar eleştirir, sağlıksız toplumlar genelleyerek suçlar. Ve unutulmaması gereken en önemli şey şudur: Şiddet yumrukla başlamaz; şiddet, yanlış kurulan bir cümleyle başlar.
Günümüzde fiziksel mesafelerin önemi kalmaksızın, bu bilinci kazanmak ve psikolojik dayanıklılığı artırmak için online terapi seçenekleri önemli bir fırsat sunmaktadır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer’in de vurguladığı gibi, bugün yaşanan toplumsal gerilimlerin önemli bir kısmı yalnızca sistemsel sorunlardan değil; dilin ürettiği zihinsel kalıplardan beslenmektedir. Akademik çalışmaları, saha araştırmaları ve toplumsal farkındalık seminerleriyle bu görünmeyen alanı görünür kılmaya çalışan Yıldırımer ve Berrak hocalarımız; toplumun en temel ihtiyacının yalnızca çözüm değil, doğru düşünme ve doğru ifade etme becerisi olduğunu ortaya koyuyor.
Toplumu değiştirmek istiyorsak, önce kurduğumuz cümleleri değiştirmek zorundayız.