Türk Ceza Mevzuatında 2004 yılında köklü değişiklikler yapılıp temel yasalar tümden değiştirildi. Bilindiği üzere, 18 yaş altı ergin (reşit, mümeyiz) olmadığı için hukuk sistemimizde çocuk sayılırlar. 2004 değişiklikleriyle birlikte hukuk sistemimize “SSÇ” kavramı girdi. Açılımı “Suça Sürüklenen Çocuk” olarak söylenir.
Suç işleyen ya da suç işlediği iddia edilen bir bireyin hukuksal sıfatı, soruşturma aşamasında “Şüpheli”, kovuşturma aşamasında ise “Sanık” olarak bilinir ve ona öyle hitap edilir. Ülkenin AB’ye girme istek ve rüyaları çerçevesinde yapılan açılımların semeresi olarak hukuk sistemimize “SSÇ” kavramı da girmiş oldu.
Bu kavramı ilk başlarda hukuk uygulayıcıları zaman zaman sehven yanlış ifade edip yazışmalarda hata yapsalar da, devrim (!) niteliğindeki bu kavram sistemimize iyice yerleşti. Hep düşünürüm ve tebessüm ederim: “Suça Sürüklenen Çocuk” ifadesini kullanırken acaba bu masum çocuğu suça kim sürükleyip itekledi diye…
Acaba bu çocuğa suç işleten güç, suça yatkın olup çocuğunun da suç işlemesinde sakınca görmeyen kendi ebeveynleri mi? Yoksa insanların gelecek kaygısı taşıdığı, geçimini sağlayamadığı, istikbaline yönelik umutlarının olmadığı, hayal dahi kuramadığı politik ve ekonomik sistemde bu güç, yani çocuğu suça sürükleyen bizatihi devletin kendisi midir?
Gerek yasa koyucunun gerekse yasaları uygulayan hukuk adamlarının bu soruları kendilerine sorduğu olmuş mudur? Hiç sanmam! Çünkü “SSÇ” (Suça Sürüklenen Çocuk), işlediği iddia edilen ve işlediği kanıtlanan suç eyleminde sorumlu kılınıp yasal müeyyidesine de kendisi muhatap oluyor.
Adliyelerde, yapılan yazışmalarda ve adli uygulamaların safahatında kavramları yanlış ve kendi dilinin döndüğü kadarıyla kullanan çok yurttaşı da görmek mümkündür. Aklımıza gelen örneklerden: Vatandaşların “Temyiz” yerine “Temiz”, “İstinaf” yerine “İstinak” gibi kavramları kullandığını çok duymuşuzdur. Hakimin duruşmayı ertelediği ve yeni bir duruşma tarihi verdiği süreçte “Hakim talih attı” ifadesini hiç duymuş muydunuz?
Yine adli yazışmalarda yapılan hatalar sonucu düşülen komik durumlar da eksik değildir. Liyakatsizlik ve acemilik bu durumlar için uygun ortam hazırlar.
Mahkeme katibi, ilçe jandarma komutanlığına “... tarihinde, (x) Köyünde keşif yapılacaktır. Bu amaçla keşif yerinde ekteki belgede belirtilen ‘yedieminin’ hazır edilmesi rica olunur.” şeklinde yazdığı müzekkereyi gönderir. Müzekkereyi alan, daha acemi olan ve yeni göreve başlamış jandarma komutanı çekine çekine utanarak adliyeye koşar, hakimin odasında: “Hakim Bey, yarınki keşif için sorunumuz var efendim.” der. Hakim: “Hayırdır, nedir sorun?” diye sorunca; Komutan: “Efendim, siz bize gönderdiğiniz yazıda ‘yediemini’ hazır etmemizi istemişsiniz. Biz tüm köyü ve civar köyleri aradık taradık, altı tane Emin bulabildik; yedinci Emin yok!” der.
Yine hakim, bir müzekkere ile ilçe emniyetine ‘keşif’ gün ve saatinde tüm güvenlik tedbirlerinin alınması ve ‘tanıkların’ keşif mahallinde hazır edilmesini istediği bir olayda; müzekkerenin gereğini yapmakla görevli komiser: — “Sayın Hakimim, bize yolladığınız bu yazıda keyif yapılacağı ve tankların hazır edilmesini emretmişsiniz. Keyif yapalım, yapabiliriz ama tankları nereden bulacağız? Kaymakam ve jandarmaya sordum, bizim kazada hiç tank yokmuş.” der.
Acemi adliye katibi müzekkereyi yazarken “keşif” yerine “keyif”, “tanık” yerine “tank” yazınca bu tür karmaşalık ve tebessüm edilecek olgular yaşanır elbette.
Benim bizzat tanık olduğum iki olayı da anlatarak bitireyim bu yazıyı:
Avukatlık stajımı yaptığım Manisa Adliyesindeki Asliye Hukuk Mahkemesi duruşmasında görülmekte olan dosyaya gelen cevabi yazıda, yazının başlık kısmına (antetinde) “Sağlık Meslek Lisesi” yazılması gerekirken (ihtimal ki acemi bir sekreterin yazdığı ve imzalanırken de gözden kaçan) “Sağlık Melek Lisesi” yazılmış olduğunu hakim fark edince; ara kararın 1. maddesiyle: — “... Sağlık Melek Lisesine müzekkere yazılarak, lisede bulunan meleklerin sayısının ve kaçının erkek, kaçının dişi olduğunun sorulmasına,” şeklinde kurduğu ara karara her aklıma geldiğinde gülerim.
Yine bir ceza duruşmasında, stajyer olarak oturup duruşmanın yapılış şeklini tecrübe edinmek için izlerken; bir gece vakti cadde üzerine park etmiş haldeki birden çok otomobilin lastiklerinin şişlenmesi olayı ile yargılanan 4 sanıklı bir davada, hakim sıra ile sanıkların savunmasını aldı. İlk üç sanık kem küm ederek savunmalarını yaptıktan sonra sıra dördüncü sanığa geldi.
Dördüncü sanık kendinden çok emin bir şekilde: — “Hakim Bey, bu üç arkadaşın da hiçbir suçu yok. Bu arabaların lastiklerini hep ben şişledim. Cezayı bana verin, arkadaşlar kurtulsun.” dedi.
Bunun üzerine hakim ikna olmayıp sormaya devam etti: — “Oğlum, bu araçların ne kusuru vardı? Sana ne yaptılar da şişledin lastiklerini?” diyerek ısrarla birkaç kez sorsa da, kendinden emin bir şekilde suçu kabullenen sanık dut yemiş bülbül gibi sustu. Sadece kekeleyerek: — “Sarhoştum efendim, içmiştim.” diyebildi.
Bunun üzerine hakim: — “Evladım, bu meredi biz de içiyoruz ama biz ağzımızla içiyoruz.” deyince, ben o sanığın içkiyi bir başka uzvuyla içtiğini düşünerek koptum.
Gülmemek için kendimi o kadar çok kastım ki duruşmaya ara verilip dışarı çıkmak dışında başka çarem kalmamıştı. Kahkahayı patlatacaktım ama duruşmanın ciddiyetini, nizamını bozmamak ve stajyer olup hakimden de çekindiğim için gülemedim.
Yapmak isteyip de yapamadığınız şeyler karşısında elbette bir acizlik hissedersiniz; ama gülmek isteyip de gülememek, çok daha derin ve yakıcı bir acı verir. Ben, bu olay nedeniyle onu da öğrenmiş oldum.