Bu köşe yazım ile “Anadolu İrfanı” başlıklı daha önceki yazdığım iki köşe yazısını tamamlamak istiyorum.
Anadolu’da dogmalarla yetişen, doğaya, canlıya, bilime ve bilim insanına saygı duymayan, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve kollayan bir kitle vardır.
Seyrekte (azınlık-istisnai) olsa, doğayı ve canlıyı düşünen, kendi çıkarlarından ziyade, toplumun çıkarları istikametinde bilimsel düşünen ve davranan insanlar da vardır.
Dogmalarla yetişen insanlar, kendilerinden farklı olup farklı düşünen ve davranan insanlara karşı öfke, kin ve nefretle bakarlar. Çünkü onlar kendileri için çıkarlarının önünde bir settir, sorundur… Bu insanlar dışlanabilir, ötekileştirilip, aşağılanabilir ve itibarsızlaştırılır, hatta gerekirse de öldürülür. (Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve daha niceleri)
Menfaatleri ve menfaatlerinin devamı için her türlü zulmü bile meşru görürler. Bu tür eylemleri de kutsi yalanlarla yaparlar. Planlı ve programlı bir şekilde cahil bırakılıp kandırılan kesimleri de kullanırlar.
Düşünen bir birey, doğayı anlar, kendinden ziyade toplumsal yararları düşünür. Düşünemeyenler ya da düşünmek istemeyenler ise, dünyadaki imkânların kendi hizmetine tanrı tarafından sunulduğunu düşünür. Toplum ve toplumsal yararlar onlar için hiç de önemli değildir.
Çıkarcı ve cahil kitlenin bireysel çıkarına uygun olan ne ise gerçekte odur, doğru olan da odur hatta adalet bile odur.
Çıkarcı ve cahil kitle, bilimle, sanatla, felsefeyle, okumayla, öğrenmekle asla iştigal etmez. Onlar için bu dünya sahte yalancı bir dünyadır, gerçek dünya öbür dünyadır.
Çıkarcı ve cahil kitle için her türlü maddi çıkarlar önemlidir, her ne kadar maneviyattan söz etseler de..
Böyle bir toplumda yalan kutsallaştırılmıştır ve o toplumda gerçekler bir türlü dile getirilemez.
Bu tür bir toplumda yaşayan bireyler yeteneklerini dürüstlüğe değil de kurnazlığa harcar. Çünkü dürüst olmak ona bir şey kazandırmayacaktır. Hatta dürüst olanlar dışlanmaya, horlanmaya, hapse atılmaya ve gerekirse öldürülmeye müstahaktır. Bu nedenle böyle toplumlarda kaliteli bireyler zor yetişir. Ancak bol miktarda dalkavuk ve yalaka yetişir.
Kişiler mevki, makam, rütbe, servet, şöhret için her türlü yalana başvurur, her türlü ikiyüzlülüğü yapar. Gücü ele geçirenler için de liyakatten ziyade sadakat önemlidir. Çıkarcı kesim münasebetlerini menfaat üzerine tesis ederler. Münasebetin devamı çıkarın devamlılığına bağlıdır. Çıkar bitince bir birlerine düşman olmaları kaçınılmazdır. Karşıdaki kişiye zarar vermek için her türlü yalan ve iftirayı uydururlar.
Çıkarcı için doğruların ve gerçeklerin minnacık kıymeti yoktur. Onun için
doğru ve gerçek sadece ve sadece menfaatine uygun olandır. Çıkarına uyandır.
Bugün için doğru dediğine yarın yanlış diyecektir kuşkusuz. Onur haysiyet ve vicdanı hak getire…
Ülkemizde kötü anlayışlarından biri, kurnazlığın uyanıklık sayılmasıdır. Daha da kötüsü bu tür davranışın meziyet olarak algılanması ve kabul görmesidir...
Çıkarcı bir birey, akılcı değil, kurnazdır. Bilimden değil, cehaletten beslenir.
Dürüst, adil bir insan asla kurnaz olamaz, çünkü o akılcıdır.
Çıkarcı kurnaz ise dürüst ve adil olamaz, kendi çıkarları için her an her yöne fırıldak gibi dönebilir, bukalemun gibi renk değiştirir. Hiçbir zaman kendilerini sorgulamazlar hatayı karşıda arayıp hep başkalarını suçlarlar. Başkalarına saldırır. İşte Ülkemizin en temel sorunu Anadolu irfanı içinde yetişen ve yaşayan bu kitledir ve bu kitle sistematik bir şekilde büyümektedir.
Uğur Mumcu ve benzerleri sıradan bir gazeteci olsalardı katledilirler miydi?
Ne demişti Uğur Mumcu; hem de bundan 35 yılı önce;
“Otuz yıl sonra bu ülkede olup bitecekleri tasavvur ediyor musunuz? Bu kadar çok açılan İmam hatip lisesi mezunları yarın vali kaymakam olacak. Hakim savcı olacak!”
Minvalinde bir şeyler söylemişti. O günleri de gördük çok şükür.
Ana muhalefet partisinden Belediye Başkanı seçilmiş kişilerden bazıları o ya da bu nedenle sıkışınca çareyi AKP’ye katılmakta buluyor.
İçlerinde bu yönteme uymayanlar, ceza evlerinde tutuklu halde yargılananlar da mevcut.
Belediyelerin akçeli işlerin döndüğü yerler olması sebebiyle hiç kimseye peşinen sütten çıkmış ak kaşıktır da diyemeyiz.
Bu tür yargısal işlemler öncesi DEM Partiye uygulanırken şimdi de CHP’li belediyelere uygulanıyor.
Görevini zorla bırakan ve hakkında yüzlerce soruşturma dosyası olduğu iddia edilen ve hatta aynı partili kişilerce de suçlanan eski Ankara BŞBB’nın yargılanmadığı bir adalet sisteminde bazı başkanların yargılanması ve ceza alması durumunda, gerçekten üzerilerine atılan eylemler sabit bile olsa toplum nezdinde bu kişilere dürüst ve masum gözüyle bakılacak, yürütülen davaların da siyasi operasyon olduğu algısı oluşacaktır.
Aydın BŞB’nın yıllarca hakkında sürdürülen, soruşturma ve kovuşturmaların AKP rozeti takmasının ardından peş peşe BERAAT kararı alması gerçeğinden hareketle aklıma gelen bir fikri da burada yazmadan edemeyeceğim.
Halen Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Ekrem İmamoğlu, Aydın, Afyon’da olanlar misalinden yola çıkarak AKP’ye geçeceğini beyan etse ve kendisine de bir de rozet takma merasimi düzenlenmesini istese;
-CHP’ye en büyük, hem de doksandan gol atılmaz mı?
Büyük şehirlerdeki belediye gelirlerinin kontrolü ve tasarruf hakkı el değiştirince, bu durum;
-AKP de zafer nidaları ve sevinç çığlıkları atılmasına sebebiyet vermez mi?
İşte “Anadolu İrfanı” diye anlatmak istediğim hususlar bunlar.
Gerçek kurum ve kurallarıyla işleyen ve yürütülen bir demokrasi olmayınca neticede olacaklar da böyle olur.