Değerlerimizin değerini biliyor muyuz?

Şerif KUTLUDAĞ

Son yıllarda okullarımızda “Değerler Eğitimi” Dersiyle birlikte sıkça kullanılan ve konuşulan bir kavram olarak toplumda yer almaya başlamıştı değer kavramı.

İyi de değer deyince ne anlamamız gerekiyor önce ona bakalım:

Değerler Eğitimi: öğrencilere sosyal, ahlaki ve kültürel kavramların kazandırılmasını ve hayatlarında yer edinmesini amaçlayan bir süreçtir. Bu kapsamda, öğrencilere dürüstlük, hoşgörü, saygı, sevgi, yardımlaşma, sorumluluk, çalışkanlık ve empati gibi değerler öğretilmeye ve benimsetilmeye çalışılır.

Değer nedir? Toplumun varlığını sağlayan büyük çoğunluk tarafından benimsenmiş ortak davranış biçimlerini oluşturan, kaynağını eğitim, ekonomi, sosyal, ekonomik, psikolojik, dini, ahlaki sistemlerden alan bir davranış tarzıdır.

Matematik, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda değer kavramına ayrı ayrı bakılması gerekir. Alacağımız her cevap birbirinden farklı olabileceği gibi aynı doğrultuda cevaplar da alabiliriz. Doğal olarak ekonomideki değer kavramı ile sosyolojinin ve teolojinin değer kavramları birbirinden farklı olacaktır.

Ayrıca değerin, bir milletin sahiplendiği sosyal, ekonomik, kültürel ve bilimsel bütün değerleri kapsayan maddi ve manevi ögeler olarak tanımı ile de karşılaşılmaktadır.

“Değerler eğitimine özellikle okul öncesi dönemde başlamak önemlidir!..” der eğitimci Mencious 1997’de. “Yakın bir döneme kadar okullar sadece akademik başarıya odaklanmaktaydılar, fakat farklı kitleler okulların bunun yanı sıra değerler eğitimine de yer verilmesi gerektiğini belirtmektedirler !..” der bir başka eğitimci Trout de 2008’de.

Sosyal medyada paylaşılan videolarda Japonya ve Çin’de daha okul öncesinden itibaren öğrencilerin sınıf temizliğini kendilerinin yaptığına tanık olmaktayız.

Bizim dünyamızda en temel değer yargıları: Ayıp, günah, ele güne karşı, sonra eller bize ne der, ele güne karşı vb sözlerle başlamış olurdu değerleri eğitimi.

Sonra davranışa dönüştürme gelirdi değerlerin. Misafir karşılama ve uğurlama, büyüklerle ve küçüklerle konuşma âdâbı. Misafirliğe gitme. Büyüklere ve küçüklere karşı olması gereken davranışlar vb

Bizim çocukluğumuzda yemek öncesinde ellerin yıkanması, yemeğe Besmele çekilerek başlanması esastı. Yemek bitiminde Allah bereket versin denmesi ya da Elhamdülillah denmesi değişmeyen kurallardandı.

Ben 1954 doğumluyum. Bizim nesil meydan çeşmesinden eve su taşırdı. Onun için çeşmeye gidilirken komşu yaşlıların bardağının da doldurulması sıradan bir işti. Soba henüz kullanılmadığı için ocakta kütük yakılırdı. Eşek ya da katır yüküyle gelen odunlar satın alındığında odunları kesmek ve taşımak biz çocukların göreviydi. Akşamları ev içi gaz lambası ile aydınlatılırdı.

Dolayısıyla nasıl ki bir çekirdek toprakla buluştuğunda gün be gün nasıl gelişir ve büyürse dünyaya gelen bir insan evladı da ailesi, konu komşusu, köyü ve kasabasında yer alan herkes tarafından değer yargılarının davranışa dönüşmesi için gayret edilir, dolayısıyla birey hani toplum içinde dünyaya geldiyse o toplumun değerleriyle donatılmış olarak yetiştirilirdi…

“Durduk yerde bu değer yazısı da nerden çıktı Şerif Hoca?” diye de geçirebilirsiniz içinizden değerli okurlarım. Elbette sebepsiz değil değerli okurlarım!..

20 Ocak 2026 Salı günü gazetelere akseden bir haber şöyleydi. Program sırasında izleyicilere seslenen Beyazıt Öztürk, toplumda artan kabalığa dikkat çekti.

“Demeyeyim demeyeyim diyorum. Arkadaşlar bir garip olduk gerçekten de. Kabalaştık, teşekkür etmeyi bıraktık, kolay gelsin demek, ana baba saygısı, dost, eş, akraba, esnaf saygısı, bilmem ne kalmadı. Bir garip bir yere gidiyoruz. Hepimiz farkındayız konuşmasak bile. Hepimiz biliyoruz. Biz böyle şeylere hasretiz.

Yani utanmak falan, böyle erdem, hani böyle şeylerimiz vardı hatırlıyorsanız. Gerçekten bunlara bir an önce geri dönmemiz zaten imkansız da. Belki hani yolun üzerinde bir fren yaparsak, olduğumuz yerleri bir hatırlarsak, buralara dönmek vakti!..”

Beyazıt Öztürk’ün dikkât çektiği: “Kolay gelsin… İyi akşamlar… İyi yolculuklar… Yolunuz açık olsun… Ömrü uzun olsun… Hoşça kal... Allah’a emanet olunuz!.. vb” sözler İslâm öncesi dönemde Türk kültüründe “Alkış!..” adıyla anılırdı. Bunun zıttı da “Kargış”tı: Ocağın batsın… Boyun devrilsin… Gözün çıksın vb İslâmî dönemde alkışın yerini dua, kargışın yerini de beddua alıverdi…

2000li yıllar, milenyum derken bir de baktık ki sosyal hayatımızda, davranışlarımızda, kullandığımız kelime kadrosunda özellikle de nezaket ifade eden kelimelerimizde bir erozyon/erime süreci yaşadığımızı hep birlikte görüyoruz. Buna rağmen gidişe de engel olamıyoruz. Bilgisayar, cep telefonu, tablet, sosyal medya vb derken hem birbirimizden kopuyoruz ve yalnızlaşıyoruz hem de değer yargılarımızdan uzaklaşıyoruz.

AVM’lerde hesap ödenirken kasiyerdeki görevliye “Kolay gelsin!..” demek bile o insanı şaşırtıveriyor. Asansöre biniyorsunuz sizden sonra gelenden bir “Günaydın!..” bekliyorsunuz olmayınca da hayal kırıklığı yaşıyorsunuz.

Semt pazarları farklı: Pazara girdiğinizde rahatlıkla “Kolay gelsin” , “Hayırlı işler” , “Bol kazançlar vb dediğinizde mutlaka cevabını alıyorsunuz hâlâ..

Değer yargılarının toplumda yer etmesi, kabul görmesi ve yerleşmesi bu değer yargılarının kültür ve sanat alanında yer bulmasına bağlı: Tiyatro, sinema, edebiyatın bütün alanları özellikle de roman-hikâye ve şiir, sosyal medya, yazılı basın, TV dizileri, haberler şarkı ve türküler vb…

Kent hayatında doğup büyümüş yeni insan neslimiz bizlerin yaşadığı süreci yaşamadığı için onlar da kendi bulduklarına göre bir sosyal doku oluşturuyorlar...

Dileğimiz değer yargılarımızın yaşaması ve yaşatılmasından yanadır elbette… Bir millet olarak yaşamanın yolu da budur… Yeni nesil bizden değerler alırken biz de onların değerlerine açık olacağız… Yaşayacağız ve yaşatacağız…

GÜL/AYDIN… SEVGİLERİMLE…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.