Osmanlı’dan Selçuklu’ya, Türk devlet geleneği boyunca nice kahramanlıklar yaşandı. Ancak tarih sadece kahramanları değil, devlete ve millete ihanet edenleri de kaydetti. Bugün, makamını onurla taşıyan, devletine sadakatle sahip çıkan yurtsever yöneticilerimizi hatırlamak gerekiyor.
Gerçek dindar ve vatan sevdalı müftülerimiz, milli mücadelenin ateşini yakan öncülerdi. O müftülerin, o imamların elleri öpülür, ayakları öpülür.
Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi, “Hiçbir müdafaa vasıtası olmayan bir Müslüman dahi yerden üç taş alarak düşmana atmaya mecburdur” diyerek halkı direnişe çağırmıştı. Işıklar içinde yatsın.
Maraş’ta Sütçü İmam gibi din adamları da mücadelenin önderliğini üstlendi. Yattıkları yer nur olsun.
Ahmet Hulusi Efendi, Denizli’de Heyet‑i Milliye’nin başındaydı. Sivas Kongresi’ne üç delege gönderdi: Yusuf, Ali Necip ve Mehmet Şükrü Beyler. Yola çıkmadan önce Müftü Efendi’yi ziyaret ettiler. O, “Evlatlarım, göreceğiniz iş mühim ve tehlikelidir. Geçeceğiniz yollar bu işe aleyhtar kimselerle doludur. Dikkatli olun. Helvacızade Mehmet Efendi sizi koyun tüccarı olarak götürecek. Tedbirli hareket edin” diyerek uğurladı.
Sivas Kongresi’nde Atatürk, Denizli temsilcilerine şöyle seslendi:
“İstanbul’da mitingler yapıldı, Yunan işgali protesto edildi. Fakat sizin Aydın Kuva‑i Milliye cephesinde patlattığınız silahların sesleri Versailles Sarayı’nı çınlattı. Bu hareketinizle vatan ve ulusa büyük hizmet ettiniz.”
Bu sözler, bir milletin onurunun nasıl savunulduğunun belgesidir.
İstanbul’un İngilizler tarafından işgal edildiği günlerde bir yüzbaşımızın dik duruşu da tarihe geçti. Nazır, İngiliz subayını selamlamadığı için onu sorguya çağırdı. Yüzbaşı, “Rütbesi benden küçüktü, askerlik töresince önce onun beni selamlaması gerekirdi” dedi. Nazır özür dilemesini emrettiğinde, yüzbaşı apoletlerini söküp masaya bıraktı: “Artık emrinizi dinlemek zorunda değilim.” O an salondaki subaylar ayağa kalkıp onu alkışladı. Onur, rütbeden büyüktü.
Bir başka kahramanlık hikâyesi Mersin’de yaşandı. 1900’lü yılların başında, pamuk ticaretiyle gelişen şehirde 12 yaşındaki Memet, İngiliz Lord Trompsan’ın eşyalarını taşırken öldürüldü. Olayı duyan Mutasarrıf Nazım Paşa, lordu tutuklattı. İngiliz savaş gemisi Mersin’i bombalamakla tehdit ettiğinde, Nazım Paşa geri adım atmadı. Lordu mahkemeye çıkarıp idam ettirdi, “Şehri bombalarsanız tüm İngilizleri asarım” dedi. Mersin bombalanmadı, şehir kurtuldu.
Bu cesur idareci, Nazım Hikmet’in dedesiydi. Bir çocuk için gözünü kırpmadan İngiliz lordunu asan, tehditlere boyun eğmeyen o yurtsever yöneticiyi tarih unutmadı.
Bugün, makamını koruyan, onurunu satmayan, vatanı için dik duran herkese selam olsun. Çünkü tarih, eğilenleri değil; dimdik duranları yazar.