Ebussuud Efendi’den Atatürk’e: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ibretlik dersler

Ramazan TÜLÜ

Hukuk Fakültesi 2. sınıfta öğrenci iken, Ocak ayında 1. ara sınavlarımız yapılıyordu. Hukuk Tarihi dersinin sınavına girmiştik. Anımsadığım kadarıyla 8 tane 10’ar puanlık sorudan sonra, 9. soru 20 puanlıktı ve kendi içinde 4’er puanlık kısa sorular şeklinde 5 küçük sorudan oluşuyordu. Bu sorulardan biri ise: “Ebussuud Efendi kimdir?” şeklindeydi. Sınav kâğıdında yanıtlamamız için yalnızca 2-3 satırlık boşluk bırakılmıştı.

Ben böyle bir ismi hiç duymamıştım. Elimdeki ders notlarında da yoktu. Okulu dışarıdan takip ettiğim için hocayı dinlememiştim; muhtemelen derste bahsetmişti. Bilgisiz olduğum için soruyu boş bırakmıştım.

Sınav çıkışında, benim gibi dışarıdan gelen Ankaralı samimi arkadaşım bana: “Ramazan Ebussuud Efendi’ye ne yazdın?” diye sordu. Ben boş bıraktığımı söyleyince, o da: “Valla ben çok muhterem bir devlet büyüğü ve din adamıdır, dedim.” diyerek cevap verdi. Birlikte gülmüştük. O gün zihnimde yer eden Ebussuud Efendi’nin kim olduğunu ve neler yaptığını zamanla öğrendim.

1299’da kurulan Osmanlı Devleti, 1579’a kadar 280 yıl boyunca büyümüş, gelişmiş ve yükselmiştir. 1579’dan 1699’a kadarki 120 yıllık süreçte duraklamış, ardından gerilemeye başlamış ve 1919’da yıkılmıştır.

1517’ye kadar Osmanlı, Araplardan ari saf bir Türk devleti iken, Ridaniye Savaşı ile Memlüklerin yıkılması sonucu Filistin, Suriye ve Mısır Osmanlı topraklarına katılmış; halifelik makamı da Osmanlı padişahlarının eline geçmiştir. Bu tarihten sonra Osmanlı giderek Araplaşmış, Araplaştıkça da gerilemiştir.

Arap dünyası, halifeliğin Türklerin eline geçmesine karşı çıkmış, Türk halifeye biat etmek istememiştir. Osmanlı, onları bağlamak için katı Türk devlet kurallarını esnetmiş, Araplara imtiyazlar tanımıştır. Böylece “Anadolu’yu Araplaştırma Projesi”nin temelleri atılmıştır. Mısır ve Arap dünyasından seçilen ulema ve mollalar İstanbul’a davet edilmiş, mal, mülk ve arazi verilerek yerleşmeleri sağlanmıştır.

Bu süreçle birlikte Türk İslam’ı terk edilmiş, Arap İslam’ına yönelim başlamıştır. Türkler yönetimden dışlanmış, “Türk” kelimesi yasaklanmış, “Türk’üm, Türkmen’im” diyenler Kızılbaş ilan edilerek katliamlara uğramıştır. Kuyucu Murat Paşa’nın kuyulara doldurduğu Türkmen sayısının 158 bin olduğu rivayet edilir.

Sonraki 350 yıl, ilk 250 yılın aksine Türkler için zulüm ve mezhepçilikle dolu bir dönem olmuştur. 1603’te Ehl-i Beyt Türk tekkeleri kapatılmış, yerine Nakşî ve Halidî tekkeler kurulmuştur. Kürtlere ayrıcalıklar tanınmış, askerlikten muaf tutulmuşlardır. Türkler ise saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilmiştir.

Mollaların fetvalarıyla Türklerden oluşturulan Serdengeçti birlikleri en ön safta savaştırılmış, kırdırılmış, ganimet bile toplayamamışlardır. Bu baskılar sonucu bazı Türk boyları Kürtleşmeyi bir çıkış yolu olarak görmüş, Avşar, Halaç, Bayat gibi büyük aşiretler bu sürece dahil olmuştur. Akkoyunluların bir kısmı İran’a göç etmiş, bugün Tahran dünyanın en büyük Türk nüfusuna sahip başkenti olmuştur.

Osmanlı, halifelikten vazgeçememiş ama imparatorluğun kan kaybını da durduramamıştır. Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir. Mollaların “matbaa günahtır” fetvalarıyla Osmanlı, Batı’dan 240 yıl sonra matbaaya kavuşmuş, aydınlanma trenini kaçırmıştır.

Düşünülmesi gereken soru şudur: 1299’dan 1683 Viyana bozgununa kadar tüm savaşlarını kazanan Osmanlı, neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybetmiş ve sonunda bir Kurtuluş Savaşı yapmak zorunda kalmıştır?

1922’de Sakarya Savaşı kazanılana kadar, bu topraklarda tüm savaşlar kaybedilmiştir. Eğer halifelik ve mezhepçi politikalar uygulanmasaydı, Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş’ın, Ahmet Yesevi’nin İslam’ı İslam değil miydi? Osmanlı’yı kuran Şeyh Edebali’nin, Akşemseddin’in İslam’ı İslam değil miydi de Ebussuud’lara teslim edilerek koskoca Türk devleti batırıldı?

Bugün de aynı sürecin devam etmesi, tarihten ders almadığımızı göstermektedir.

Ebussuud Efendi, Kanuni Sultan Süleyman devrinin ünlü şeyhülislamı ve hukukçusudur. Osmanlı hukuk sistemini ve örfi kanunları şeriata uyarlamış, ziraat, vakıf, sosyal hayat ve siyasi meselelerde verdiği yüzlerce fetva ile derin etkiler bırakmıştır.

Ahmet Yesevi’nin “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!” sözü oldukça yerindedir.

İşte bu nedenle, ümmetçilik ve mezhepçilikten uzak, Atatürkçü ve onun inşa ettiği laik Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür iradeli, tutarlı bireyleri olmak en büyük kazanımımızdır. Kıymetini bilmeliyiz.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.