Ekmeğe dair-2

Efendi BARUTÇU

Geçen haftadan devam edersek:

Anadolu’nun birçok yerinde “yemek yiyelim” yerine “ekmek yiyelim” derler.

Halk arasında çok kullanılan “tuz ekmek hakkı” bizi “bir” eden “millet” yapan manevi kültürü hatırlatır. Bu sebeple de milletimiz nezdinde “Ekmek hakkı, tuz hakkı” kutsaldır…    

Sevdiğimiz ve istediğimiz biri ile kurduğumuz yakınlığı “ekmeğimizi bölüşmek” diye tarif ederiz.

“Ekmek su istemez” sözü masrafsız anlamında kullanılıyorken “ekmek kapısı” da geçim sağlanan yer anlamındadır.

“Ekmeğini ayağıyla tepmek” fırsatını kendi hatasıyla kaçıran için denilir.

Şu kadar insana “ekmek veriyor” veya şu kadar insana “ekmek kapısı” açtı tabiri insanlara çalışacak iş imkânı bulmak anlamına gelir ki saygın bir hizmet olarak görülür.

Bizim insanımızın karnı “ekmeksiz doymaz”

Eskiden yoksul ailelerde anneler çocuklarının önüne fazla ve çeşitli yemek koyamadıkları için “evladım ekmeksiz yersen karnın doymaz” tembihinde bulunurlardı. Şimdi ise görünüşe göre karın doyuracak ekmekte bulunamıyor çünkü “ekmek askıya” çıktı.

Bir babanın en büyük gururu, övüncü evine “helal ekmek” götürmektir.

Evine “ekmek götüremeyenler”, bunun ezikliğini her dem yaşar…

Efendiler!  “Askıda ekmek” yirmi birinci yüzyıl Türkiye’sinin bir ayıbıdır. Çok değil, bundan 40 yıl önce fırından ekmek alanlar, ekmeği mendiline sarıp da eve götürürdü. “Askıda ekmek” propagandasını eleştirenleri töresizlikle suçlayanlar da “kem söz sahibinindir” atasözünü unutup galiz sözler sarfedenler bizim kültürümüz de ekmeği ve her türlü yiyeceği açıkta götürmenin büyük bir ayıp olduğunu bilmezler mi? Bir baba veya anne o “ekmeği askıdan” alırken kendisini ne kadar ezik hisseder düşünebiliyor musunuz? Bu utanç onların başlarını eğer ve yüreklerinde ömür boyu bunun ağırlığını hissederler. Esas utanması gerekenler de milletimizi “bir ekmeğe muhtaç” edenler ve bir soygun ve talan düzenine arka çıkanlardır.

Doğru bir iş yapacaksanız devlet olarak babalığınızı gösterin vatandaşa “askıda ekmek” vereceğinize evine “ekmek götürebileceği” bir iş temin edin.

Bir başka hususta elli- altmış yıllık siyasi geçmişe sahip bir hareketin - geçmişinde olduğu gibi Türk Milletinin bütün meselelerine akılcı çözümler manzumesi sunmak yerine- bula bula “askıda ekmek” projesine dört elle sarılması bizim için ayrı bir hüsran olmuştur. Hele de bu ucube teklifin Türk töresiyle irtibatlandırılması da ayrı bir garabettir.

Müslüman Türk ahlâkının hemen bütün değerlerini dile getiren Kutadgu Bilig’de töre halkı ve devleti yönetmenin aracı olarak değerlendirilir. Burada ulaşılması gereken amaçta adalettir. Hükümdar (bugünün anlayışıyla iktidar) adil kanunlar koyarak halkı adaletle yönetmelidir.

Yusuf Has Hacip ölümsüz eserinde: 

“ Sen her vakit doğrulukla hükmet. Beylik kanun ile ayakta durur.” derken de hukuka bağlılığı yani herkesin hakkına saygılı olmayı işaret ediyordu.

Türkçe sözlükte ise adalet: Herkesin hakkına riayet etme, hakkını verme, zulüm ve eziyet etmeyip herkes hakkında doğru hüküm vererek hakkı yerine getirme, adillik, haksızlıktan uzaklaşma, düzenli ve dengeli davranma olarak tarif edilmektedir.

Bir de tabii milleti ‘’ekmek’’ derdine düşürüp Türk’ün aslî görevlerini unutturup, milli ve insanî hedeflerinden alıkoyarak ‘’ekmek’’ yani ‘’yarı yolda bırakmak’’ vardır.

“Ekmek millete birlik, devlete nizam, ferde hayattır”.

Son zamanlarda fırınlarda bir yazıya rastlıyoruz “bayat ekmek bulunur”. Merak edip de neden böyle bir yazıya ihtiyaç duydunuz sorusuna, “taze ekmek” fiyatını keselerine uygun bulamayanlar “bayat ekmek”i daha ucuza bu şekilde ulaşmaktadırlar cevabını alıyoruz.

Halk arasında karşıdakini ikna etmek için kullanılan “Ekmek Nimet Hakkı İçin“ denildiği bilinmektedir.

“Ekmek”; şiirlere, şarkılara, hikâyelere, masallara konu olmuş ve dahi hayatın her safhasında en çok rastlanan kelimedir ve ondan neşet eden tabirlere rastlamamak mümkün değildir. En eski yazılı tarihi metinlerde ve hâla kiliselerde şarap ile birlikte ikram edilen de “ekmek”tir. Türk için “ekmek” kutsaldır. Yerde bir kırıntı bulduğunda yerden alarak üç kere öpüp başına koyar ondan sonra uygun bir duvar deliğine yerleştirir. Sofrada zayi edilmez. Çöpe asla atılmaz. “Ekmek Kadar Mübârek” tabiri çokça kullanılır. Dostluk ve arkadaşlığın pekişmesi için “tuz ekmek olsun” denilerek eve “ekmeği bizde Yiyelim” diye davet edilir.

Vatan sevgisinin ifadesi de “bu vatanın ekmeği yemek” ile ifade edilir.

12 Eylül öncesi ülkücü Türk Milliyetçileri “Vatanım! Ha ekmeğini yemişim, ha uğruna kurşun.” sözünü şiar edinerek vatan uğruna şehit olmanın da vatan sevgisinin bir zirvesi olduğunu ifade ve ispat etmişlerdir.

Atasözüdür “Gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını çalar.” bundan anladığımız: Devleti yönetenler milletin kaynaklarını har vurup harman savurarak veya bir avuç yandaşa peşkeş çekerek ülkeyi yabancıya avuç açacak duruma düşürürlerse yabancı devletlerin veya küresel sermayenin emir ve talimatlarına uymak zorunda kalırlar. (E.B)

Kimsenin Ekmeğiyle Oynamamak Lazımdır

Buna da en çok 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünden sonra çocuğunu şu okula gönderdi diye, okul taksitini şu bankadan yatırdı diye, -devletin müsaadesi ile açılan-şu sendikaya üye oldu diye, fakir öğrencilere yardım maksadıyla şu vâkıfa para yatırdı diye, işinden ekmeğinden edilen onbinlerce insan örnek gösterilebilir.

Bunların büyük çoğunluğu hakkında hiçbir adli soruşturma açılmadığı veya OHAL Komisyonunca eski görevine başlatılması kararı verildiği halde “bir takım gruplara olan düşmanlığınız sizi adaletten ayırmasın” ilahî emri de unutularak çoluk çocuğuyla bir lokma ekmeğe muhtaç edilmişlerdir. “Ekmeği elinden alınan” bu insanların feryadı arşa yükselmektedir.

Sözün burasında “ekmek mi adalet mi?” sorusunu -insan haysiyetine yaraşır bir biçimde yaşamak için- her ikisi de elzemdir cevabı verilir.

 “Ekmek mi hürriyet mi?” sorusuna da bu ülkeyi “ aç hürler tok esirler ülkesi yapmayacağız.”  diye cevap verilmelidir.

Birde “Bu milletin ekmeğinin tuzu yok.” tabiri vardır ki bu vatanın, bu devletin ve bu milletin bütün imkânlarından istifade ettikten sonra millete nankörlük edenler için kullanılır.

İnsanları bir “kuru ekmeğe muhtaç etmenin” bedeli ağır olur. “Ekmek çarpsın ki” millet bunun cevabını sandık başına gidince verir.

Başka türlüsüne karnımız tok, vesselam. Seçimlerde verdiğiniz sözlerin eri olun, milleti “ekmeyin”.

Kendileri israf, şaşaa ve debdebe içinde yaşarken “ekmek bulamayanlar pasta yesinler” misali yoksullara sabır tavsiye edenlere bir Şehit Sadrazam Talat Paşa’dan bir de Yüce Peygamberimizin hayatından iki örnek sunacağım.

“Birinci Cihan Savaşı yıllarıdır. Memleket çok vahim günler yaşamaktadır. İstanbul’da gıda sıkıntısı had safhadadır. Halk fırınlardan süpürge tohumu karıştırılarak yapılan ekmeği vesika ile almaktadır. Sadrazam Talât Paşa da evine karne ile ekmek alıp bu ekmeği yemektedir. 

Bir gün askeri levazımat-ı umumiye reisi Topal İsmail Hakkı Paşa evlerine gelmişti. Sadrazamın evinde bu çamur gibi ekmeğin yendiğini görünce Talât Paşa’nın şoförünü yanına çağırmış ertesi gün gelip kendisini görmesini tembih etmişti. Topal İsmail Hakkı Paşa’nın tavrı açıktı: Talât Paşa’ya beyaz ekmek gönderecekti. Ertesi gün kendisini ziyaret eden şoföre bir torba beyaz ekmek verip Talât Paşa’nın evine gönderdi.

Talât Paşa’nın eşi Hayriye Hanım ve 90 yaşındaki annesi levazım reisinin bu hediyesinden son derece memnun olmuşlardı. Fakat akşam üzeri eve gelip sofraya oturduğu vakit bu beyaz ekmekleri gören Talât Paşa en küçük dilimleri bile toplattı ve şoförünü çağırarak şu emri verdi:

-Bunları İsmail Hakkı Paşa’ya götür ve selam söyle. Biz, her gün vesika ile ekmeğimizi mahallemizin fırınından alıyoruz. Bu ekmeğe ihtiyacımız yok. Bu ekmekleri hastanelerde tedavi gören yaralı gazilerimize göndersin. 

Aynı Talât Paşa İttihat Terakki Merkez-i Umumisi’ne geldikçe öğle yemeği peynir,ekmek ve kavundan ibaretti. Sadrazam olduktan sonra da bu şekilde yemeye devam etti. 

Kendisine Paşa ünvanı verildiğinde terzisine taksitle bir üniforma diktirmişti. Eşi Hayriye Hanım’a “bu elbiseye borcumuz bitene kadar evde tek çeşit yemek yap” tembihinde bulunmuştu.” (Bkz. Hüseyin Cahit Yalçın, “Talat Paşa”, 2.b., Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2018)

Muhammed Hamidullah İSLAM PEYGAMBERİ isimli muhteşem eserinin “Dünya Hayatına Veda” bölümünde (shf. 917) şöyle yazmaktadır. “ Resulullah’ın ne kölesi ne de sürü hayvanı vardı. Sadece beyaz bir katırı, silahları (Kılıç vs.) ve bir miktar arazisi vardı. Bu arazilerin gelirinin ailesi için harcanmasını ve kalanının devlet hazinesine devredilmesini emretti. Demek ki miras bırakabileceği hemen hiç bir şey yoktu. Kılıcının damadı Ali de kaldığı anlaşılıyor. Sahip olduğu eşyalar hakkında bu şekilde karar verdikten sonra, Muhammed (A.S), hanımı Ayşe’ye elindeki (tamamı 7 Dinar) parayı ne yaptığını sordu. O, parayı çıkardı ve Resulullah: “ Sahip olduğu bu parayla Allah’ın huzuruna çıkmaktan utanacağını” söyleyerek, derhal fakirlere verilmesini emretti. Kendisine ait bir zırh, şehir de bir Yahudi tüccara 30 ölçek (sâ, yani yaklaşık 40 kilo) arpa karşılığında rehin bırakılmıştı.”

Evet milletimizi yıllardır “ Allah” la aldatanlar bu iki müstesna ahlâki tavır karşısında ne diyecekler doğrusu merak ediyoruz...  

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.