İnfak ve ihsan

Ali AKSÜT

Bu iki tılsımlı kelime infak ve ihsan…

İnsanları büyüleyen hayır ve iyilik dünyasının kapı anahtarı...

İçi, sınırsız pozitif manalar içeren kelimelerle dolu...

Bazen, günlük yaşantımızda infak etmek, ihsanda bulunmak… Yani, hayır işlemek, başkalarına karşılıksız maddi veya manevi iyilikte bulunmak kelime ve kavramlarını çok sık duyarız. Hatta içimizden birileri sessiz, sedasız hayrını, iyiliğini kimseler görmeden, riyasız ve ihlâsla yerine getirir. Yoksul muhtaç insanları sevindirir. Toplumun temel direkleridir onlar. Hiç beklenmedik zamanda imdada yetişirler. Okullardaki yoksul öğrencilerin kırtasiye, giyim, kuşam okul masraflarını üstlenirler…

İmkânsızlıklar nedeniyle, okuma isteği ve gayreti olan çalışkan çocukların, bu nedenle okulu bırakma gibi zor hale düşmüş öğrencilerin elinden tutar, ihtiyaçlarını karşılar, maddi ve manevi destek olurlar.

İlimiz Aydın 'da bir vesile yapılan yani infakta bulunulan, iyilikler yapılan yüzlerce takdir edilecek örnek insanlar ve iyilikler vardır... Ay- Melek yardım derneğinin fedakâr başkan ve yöneticilerinin, karış karış Aydın’ın en ücra köşelerine kadar yaptığı insanı, sosyal hizmetlerle infak diyebiliriz. Çünkü özünde, şerefi mahlûkat olan insan var.

"Müslümanın derdini dert edinmeye bizden değildir" diyen bir İslâm peygamberi Hz Muhammed de; Şefkat, merhamet, kardeşlik ve yardımlaşma üzerine kurulmuş kadim kültür ve medeniyetimiz de iyilik yapmayı, hayır işlemeyi öğütler.

Geçtiğimiz günlerde doğup büyüdüğüm Kuyucak’ın Pamukören Mahallesine gittim. Bu vesileyle yakın eş, dost akraba ziyaretlerim oldu. Kuyucak Karapınar Mahallesi'nde oturan Morova firmasının sahibi olan dayım Ulvi Şenol'u ziyaret ederek hasret giderdim.

Dayım doğa sevdalı, zeytin aşığı bir adam. Yıllarca İzmir Sanayi Odası Zeytinyağı İhracatçıları Komitesi başkanlığı yapmış bir isim. Ömür yaylasında yaz-kış 110 dekar zeytin bahçesi içinde mütevazı bir hayat sürüyor. Kendisi 84 yaşında iyi bir zeytin üreticisi. Zeytin ağaçlarını çocuğu gibi görüyor. Zeytin ve zeytinyağı konulu sohbeti çok seviyor.

“Nasılsın? İyi misin?” sorusuna verdiği cevap; “Çok şükür iyiyim, zıpkın gibiyim” oldu. “Zıpkın” dayım heyecan dolu anlatımıyla; okumak için verdiği yaşam mücadelesini, gençlik yıllarını, Aydın Sanat Okulu yıllarını, İstanbul Teknik Üniversite yıllarını kısaca yaşam öyküsünü başladı anlatmaya…

Anlatırken hem dayım duygulandı hem de ben. Ağlamaklı titrek bir sesle bana seslendi:

“Ali, ben Aydın Sanat Okulu Marangozluk bölümünde okurken diye başlayıp, şu yoksulluğun, garibanlığın gözü kör olsun” diyerek 1955’li yılları hatırladı.

“Okulda fakir öğrenciler için yemek çıkardı. Ama yemeği devlet veriyor, ekmeği paramızla alıyorduk. Mayıs ayı içinde bir gün, gene öğle yemeği için yemekhanede olacağız ama benim ekmek alacak param yok. Nasıl gideyim yemekhaneye? Bir de bizim kültür de, aileden gelen bir şey, ekmek olmazsa yemek yenmez veya doyulmaz alışkanlığı var. Ekmekle karnı doyan bir toplumuz biz. O gün iyice acıkmıştım. Mayıs ayı sıcakları da var. İndim aşağıya marangoz atölyesinin duvarına dayandım. Hem açlık, hem sıcak hava başıma vurmuş. Ben, okulun duvarında uyuklayıp, kıvrılmış kalmışım. Birden yanımda bir ses duyuyorum. Ulvi Şenol... Ulvi Şenol diye içten bir ses. Meğer seslenen, beni yemekhanede soran ve odaları, koridoru tek tek gezen, benim marangozluk bölüm şefim olan, babam gibi sevdiğim Abdullah Balcıl hocammış...

Hocamın “Oğlum Ulvi niye yemeğe gelmedin?” sorusuna ‘Ekmek alacak param yoktu, ben ekmeksiz doymam ki’ diye cevapladım. O da ‘bana niye söylemedin, ben kendi ekmeğimi verirdim, ya da ekmek parası verirdim’ dedi. Hem açlıktan ağlamaklı oldum. O başımı okşadı. Ekmeğini bana verdi ve “Hadi bakalım Ulvi doğru yemekhaneye” diyerek ‘Bir şey ihtiyacın olursa bana söyle’ tembihinde bulundu. Hocamın bana yaptığı babalığı hiç unutmadım. Her bayramlarda arar sorardım. Bir g vefat ettiğini öğrendim. Çok üzüldüm. Nur içinde yatsın. Allah mekânını cennet etsin.

Sonra, başarılarla Sanat Okulunu bitirdim. İstanbul Teknik Üniversite İnşaat Mühendisliği Bölümünü kazandım. Okul başarı notlarım ve ailevi şartlarımın tutması nedeniyle Devlet Demir Yolları bursu kazandım. Okulun bitmesine az bir zaman kala 27 Mayıs 1960 darbesi oldu. Okullar kapandı. Arkadaşlarım memleketine gitmek için hazırlık yaparken ben, Aydın’a gitsem de nasıl geri döneceğimi düşünüyorum. Çünkü paramız yok. Okul arkadaşım rahmetli Yurdaer, ‘gel Ulvi Bandırma’ya gidelim’ dedi. Epey bir tereddütten sonra kabul ettim. İki ay sonra okul açıldı, İstanbul 'a okula döndük..

Okulu bitirdim, mezun oldum. Artık genç bir inşaat mühendisiydim. Yüksek lisans sınavını yüksek bir puanla kazandım. Burslu okuduğum için mecburi hizmetim vardı. Ya gidip memur olacaktım ya da burssuz yüksek lisans yapacaktım. Maddi imkânsızlıklar kara kara düşündürüyordu. ‘Allah büyüktür, inşallah bir yolu bulunur, bir yerden bir kapı açılır’ diye dua ettim.

Okulu da bitirme sevinciyle bir memleketim Pamukören'e geldim. O yıllar, Pamukören'den üniversite de okuyan iki kişiydik. Biri ben, diğeri de İsmail Keskin dayının oğlu, rahmetli Şükrü Keskin’di. Tabi, bizim İstanbul'da okumamız çok önemli bir eğitim faaliyetiydi. Memlekette herkes bizi hem gıpta ediyor, Maşallah Aşçı Mehmet'in oğlu okumuş, inşaat mühendisi olmuş diye anlatıyorlardı. Biz de mutlu oluyor, gurur duyuyorduk.

Benim geldiğimi duyan, beni seven büyüklerimizden Yılmaz Büyükcan ağabey ile Cevdet Aksüt ağabey beni yemeğe davet ettiler. Yemek esnasında, okul hayatım ve daha ne gibi hedeflerim olduğunu sordular. Ben de, mezun olduğumdan devlet bursumun kesildiğini ancak yüksek lisansı tamamlamak için paraya ihtiyaç olduğunu söyledim.

Cevdet ağabey her ay ben göndereceğim diyerek bana burs vermeyi teklif etti. Ne kadar sevindiğimi bilemezsin. Dünyalar benim oldu. Her ay düzenli para gelirken, bir ay gelmedi. ‘Bir hatam, kusurum mu oldu acaba’ diye düşündüm. Hemen mektup yazdım Cevdet ağabeye.

Bir gün bir mektup aldım Cevdet ağabeyden. ‘Ben, seni denemek, hayatı öğrenmen için sana test ettim’ diye yazmış. Bir mektup daha yazdım. ‘Bırakın hayatın zorlukları karşısında test olmayı, biz hayatın her sıkıntı ve zorluklarını ezberledik, yuttuk’ dedim. Cevdet ağabey yeniden para göndermeye başladı. Yüksek lisansımı onun gönderdiği bursla tamamladım. O'nun da hakkını ödeyemem. Nurlar içinde yatsın. Mekanı cennet olsun.”

Kıymetli okurum!

Ulvi dayımın anlatılanlar beni öylesine etkiledi ki, hem düşündüm, hem mutlu oldum, gurur duydum. ‘Bu topraklarda iyilik yapan, infak ve ihsanda bulunan güzel insanlar varmış’ dedim. Verdiği bursa bir gencin yüksek lisans yapmasını sağlayan yardımsever insanlarımız yanında iyiliği unutmayan, vefanın sadece İstanbul’da bir semt adı olmadığını ispatlayan vefakâr insanlarımız var.

Bu ibretlik olayın kahramanlarından dayım Ulvi Şenol’a nice hayırlı ömürler dilerim. Nazilli’de faaliyet gösteren Kral İncir’in kurucusu amcam Cevdet Aksüt’e Allah rahmet etsin.

Kalın sağlıcakla.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.