İYİ Partili Sezgin, TSK unsurlarının Aden Körfezi'nde görevlendirilmesi tezkeresi hakkında konuştu

İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin, Türk Silahlı Kuvvetleri deniz unsurlarının Aden Körfezi ve civarında görevlendirilmesine ilişkin tezkerenin süresinin uzatılması üzerinde İYİ Parti Grubu adına söz aldı.

İYİ Parti Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin, TSK deniz unsurlarının Aden Körfezi, Somali karasuları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde görev süresinin 10 Şubat 2022'den itibaren 1 yıl daha uzatılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi üzerinde İYİ Parti adına konuştu.

Milletvekili Sezgin şunları kaydetti:

“Aden Körfezi, dünya deniz ticareti açısından büyük öneme sahiptir; bu, hepimizin malumudur. Yılda 400 civarında bandıralı ya da Türkiye bağlantılı ticaret gemisi bu bölgeden, bu noktadan geçiş yapmaktadır. Aden Körfezi'ndeki koşullar, Somali kara suları ve açıkları, Arap Denizi ve mücavir bölgelerde karşılaşılan deniz haydutluğu ve silahlı soygun eylemleri bölgesel ve küresel ticaret üzerinde önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Deniz haydutları, ileri teknolojileri ve vahşi yöntemleri kullanarak uluslararası güvenliği ve seyrüsefer serbestisini riske atan haydutluk ve silahlı soygun faaliyetini gerçekleştirmektedirler. Gemilere saldırı ve ele geçirme eylemleri çoğunlukla değerli olan yüklerin alınmasıyla ve fidye talepleriyle sonuçlanmaktadır. Ayrıca, gemi mürettebatının hayati riskleri de söz konusudur. Deniz haydutluğunun küresel ekonomiye yıllık maliyetinin 15-20 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de 2008 yılında kabul ettiği kararla bu denizlerde ve Somali karasularında deniz haydutluğuna karşı meşru deniz kuvvetleri unsurlarının gerek millî gerekse ittifaklar olarak harekât icra etmesine izin vermiştir. Silahlı Kuvvetlerimiz de 2009 yılından bu yana bölgede Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları çerçevesinde ifa edilen deniz haydutluğuyla mücadele faaliyetlerine iştirak etmektedir. Meşruiyetini Güvenlik Konseyi kararlarından alan bu tür faaliyetlere katkıda bulunmak Türkiye'ye yakışan bir görevdir. Bu tutum cumhuriyetimizin geleneksel dış politikasıyla da uyumlu bir tutumdur. Bu çerçevede İYİ Parti olarak tezkereyi destekleyeceğiz.

"Aden Körfezi" denilince akla Yemen ve maalesef, burada yaşanan insani kriz gelmektedir. Birleşmiş Milletlere göre, Yemen'deki savaşın başladığı 2015 yılından bu yana 10 binden fazla çocuk hayatını kaybetmiştir bu bölgede. Çatışan tarafların çocukları silahaltına aldığı bilinmektedir. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan raporlarda Husilerle savaşan Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun düzenlediği hava saldırılarının da çok sayıda sivilin ölümüne yol açtığı vurgulanmıştır. Ülkede dünyanın en büyük insani krizlerinden biri yaşanmaktadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran arasındaki bölgesel güç mücadelesine sahne olan bu alanda sivilleri yok sayan bir yaklaşım izlenmektedir. Hastalık ve salgınlar kontrolden çıkmıştır, kıtlık, açlık, sefalet hüküm sürmektedir. Ülkenin üçte 2'sinden fazlasının yaşamak için uluslararası yardıma muhtaç olduğu keza bilinmektedir.

Yemen'deki katliam kontrolsüz bir şekilde sürüyor. Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun düzenlediği hava saldırısında en az 100 kişi hayatını kaybetmiştir. İran destekli Husiler ise son zamanlarda Körfez ülkelerine yönelik eylemlerini artırmış, balistik füzelere ek olarak silahlı insansız hava araçlarını da kullanmaya başlamıştır. Şüphesiz ki İran bölgedeki gerilimi artırma yönünde bir politika izlemektedir. Körfez ülkeleriyle arasındaki etnik ve askerî rekabet için Yemen'i bir oyun sahası olarak kullanmaktadır. Husilere sağladığı askerî ve istihbarat desteği sayesinde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'ne karşı saldırıların gerçekleşmesinde belirleyici katkı sağlamaktadır ancak ülkedeki krizin bugünkü boyutlara ulaşmasında Körfez ülkelerinin de büyük payı vardır. ABD, bölgedeki tansiyonun düşürülmesi için Suudi Arabistan üzerinde daha kuvvetli bir baskı icra edebilmelidir.

YANLIŞ BİR YAKLAŞIM İZLENDİ

Önceki Aden Körfezi tezkeresi görüşmelerinde de belirtmiştim, AK PARTİ iktidarı Yemen krizi başladığında yanlış bir yaklaşım izlemiştir. Sayın Cumhurbaşkanı, 2015 yılında bir gece yarısı Suudi Arabistan öncülüğünde gerçekleştirilen bombardıman ardından, müdahaleyi desteklediğini belirtmişti. Hatta "Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz." şeklinde bir açıklamayla Suudileri cesaretlendirmiş, Yemen'i savaş alanına çevirenlere destek vermiştir. Bugün Yemen'in içinde bulunduğu durum, bölgesel ve küresel aktörlerin bu ve benzeri tutumlarının da bir sonucudur. O dönem, iktidarın Suudi Arabistan muhibbi olduğu dönemdi. İktidarın Suudi Arabistan'la ilişkileri Yemen savaşının başladığı dönemden bugüne oldukça çalkantılı bir seyir izlemiştir. İktidar, Suudilerle tutarsız ve öngörülebilirlikten hayli uzak bir ilişki çerçevesi tercih etmiştir. Uluslararası ilişkilerde ulusal çıkar rotasını bir defa kaybeden ülkeler oradan buraya savrulurlar. Ülkeler bazında baktığımızda, iktidarın Suudi Arabistan'la olan ilişkilerinde de tutarsızlıklar silsilesi yaşanmıştır. Önceleri pek mahfuz, pek özel ilişkiler, Kaşıkçı cinayeti evvelinde yükselen husumet, bu en vahşi cinayetle birlikte artan gerginlik, bu gerginliğin vasıtalı çatışmalara varacak bir düşmanlığa taşınması, ticari ambargolar ve çok kısa süre önce onarılmaya çalışılan ilişkiler; iktidar bu dönemlerin hangisinde hata yapmıştır? Şimdi doğru olanı yapıyorsak Suudilerle düşmanlığa varan ilişkilerimiz mi hataydı? O hata değilse şimdi yapılan mı yanlıştır? İktidar bu soruları hiçbir zaman cevaplamayacaktır, bu savrulmaları tahrik eden zihniyetin ülkeye verdiği ekonomik ve siyasi zararı da izah edemeyecektir. Bu iktidar, ağır maliyetler yaratan ama hesap vermeyen bir iktidardır. Birleşik Arap Emirlikleri'yle ilişkilerimizde de keza Suudi Arabistan'la ilişkilerimize benzer bir şema yaşanmıştır ve belki daha çarpıcı bir şema. Şubat ayında, Sayın Cumhurbaşkanının Birleşik Arap Emirliklerine bir ziyaret gerçekleştireceği ilan edilmiş bulunmaktadır. Biz elbette, İhvan'ın, birtakım hayallerin, hezeyanların tesirinin azaldığı ve yıkılmış ilişkilerin onarılmaya başlandığı bu süreçten sadece memnuniyet duyarız. Yeter ki yeni hatalar yapılmasın, millî güvenliğimiz ve ulusal onurumuz risk ve tehdit altına sokulmasın.

Bölgemizde vahim gelişmeler yaşanıyor. Özellikle Ukrayna'da yaşanan gelişmeler bölgesel ve küresel istikrar bakımından son derece önemlidir, hepimiz izliyoruz. Ukrayna krizinin topyekûn bir savaşa dönüşme ihtimali hâlen galip ihtimal değildir. Bu ihtimali tamamen bertaraf etme imkânları mevcuttur. Sayın Cumhurbaşkanı Ukrayna sorunu için geçtiğimiz kasım ayında yaptığı ara buluculuk teklifini de geçtiğimiz günlerde tekrar gündeme getirmiştir. Ukrayna'da ara buluculuk niyetini aleni bir şekilde açıklamadan önce Dışişleri Bakanlığına danışmış mıdır? Bu soruyu Dışişleri Bakanlığına 2 defa sordum; aydınlatıcı cevap alamadım. Altyapısı hazırlanmadan ve ilgili taraflarla görüşmeden yapılan bu gibi çıkışlar devletlerin itibarını aşındırma riski taşımaktadır. Sayın Erdoğan'ın kasım ayındaki ara buluculuk teklifine Kremlin sözcüsü, Türkiye'nin Ukrayna'nın doğusundaki sorunun çözümüne yardımcı olacağına inanmadığı yanıtını vermişti. Geçtiğimiz haftalardaki ara buluculuk teklifiyse yine daha nazik bir şekilde reddedilmiştir.

Türkiye, Minsk Anlaşmalarını uygulama konusunda Ukrayna'yı ikna etmeye davet edilmiştir. Rus sözcü "Türk ortaklarımız Ukraynalılara etki edip onları önceden yapılmış anlaşmalarla yükümlülüklerini yerine getirmeye teşvik edebilirlerse, bunu sadece memnuniyetle karşılarız." ifadelerini kullanmıştır. Türkiye'nin bu teklifi Cumhurbaşkanı düzeyinde seslendirmiş olması amatörlüktür, gerçekleşme olasılığı da hayli düşüktür. Daha önceki ara buluculuk teklifi sonrasında da dile getirdiğim gibi, bu tür teklifler ancak stajyer devlet adamları tarafından yapılabilecek nitelikte egzersizlerdir. Evet, Türkiye mevcut gerginliğin azaltılmasına katkıda bulunabilir ancak bu yolda çaba harcarken dünyada olup bitene dair farkındalık eksikliğini ortaya koyan boş çıkışlar yerine, kurumsal akla dayalı diplomasi hayata geçirilmelidir. Yaşananlar hem uluslararası ilişkilerimiz hem ekonomimiz hem de uluslararası siyaset açısından çok ciddi bir kriz ve sınamadır. Türkiye bu sınamayı, ittifak ilişkilerini göz ardı etmeden, Dışişleri Bakanlığının kurumsal hafızasını kullanarak aklıselimle ve diplomasi çerçevesinde ele almalıdır. Krizin çözümüne katkıda bulunmak için doğru yöntemler kullanılmalıdır. Bunun yolu "Gelin arkadaşlar, sizleri barıştırayım." türünde açıklamalar yerine etkin diplomasi ve uygulamalardan geçmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı yarın Ukrayna'ya bir ziyarette bulunacaktır. Rusya Devlet Başkanı Putin'in de Pekin'de düzenlenen olimpiyat oyunlarının ardından Türkiye'ye gelebileceği belirtilmektedir. Bu ziyaretler iddialı bir şekilde seslendirilmiş olan ara buluculuk teklifiyle bağlantılı olarak değil kurumsal yapılar çerçevesinde gerçekleşecektir. Sayın Cumhurbaşkanının Ukrayna ziyareti Türkiye ve Ukrayna ilişkilerinin otuzuncu yılı kapsamında düzenlenecektir. Putin'in öngörülen ziyaretiyse iki ülke arasında yıllık bazda tertiplenen ve geçtiğimiz yıl Rusya'da yapılan üst düzeyli stratejik konsey toplantısı kapsamında bir ziyarettir. Her iki ziyaret çerçevesinde yapılacak olan görüşmelerin az önce belirttiğim unsurlar vasatında Ukrayna'da yaşanan krizin çözümüne katkıda bulunmasını temenni ediyoruz. Ukrayna meselesinde Türkiye'nin yapabileceği katkı değerlendirilirken her hâlükârda ne kadar katkıda bulunabileceğimiz iyice hesaplanarak adım atmamız gerekmektedir. Gerçek manada bir katkıda bulunabilmemiz ve bu katkının optimum olabilmesi, çatışma ihtimalinin ortadan kaldırılmasına yardımcı olabilmemiz için bizim, neye, ne oranda katkıda bulunabileceğimizi iyi hesaplamamız gerekmektedir.

Montrö Antlaşması hakkında geçmişte başlatılan saçma tartışmanın ne kadar vahim riskler barındırdığı Ukrayna kriziyle çok daha iyi anlaşılmıştır diye ümit ediyorum. İktidar, kimi zaman ideolojik hevesler peşinde, kimi zaman da iç siyasete yönelik gösterişli çıkışlar uğruna ulusal çıkarlarımıza tehdit olarak geri dönen adımlar atmaya heveslidir. Atatürk'ten bu yana cumhuriyetin dış politikası, diğer devletlerle ilişkileri çağdaş bir ülke olarak ve kurumsal hafızaya dayanarak yürütmeyi amaçlamıştır. Türkiye'nin ulusal çıkarları ve güvenliği bu yaklaşımın temel unsurlarıdır. Türkiye, bu dış politika vizyonuyla, hem bölgesel hem de küresel çapta kurduğu birliktelikler sayesinde dış politikadaki risk ve tehditleri daha oluşmadan engellemeyi başarabilmiştir. İYİ Parti iktidarında, bu anlayışı günün gerçeklerine intibak ettirerek yeniden inşa edeceğiz.

Bosna Hersek'te son dönemde yaşanan gelişmeler de kaygı uyandırmaktadır. Bosna Hersek'e bağlı Sırp Cumhuriyeti tarafından son günlerde giderek artan bir şekilde Bosnalı Sırpların bağımsızlık talepleri gündeme getirilmektedir. Bu gelişmelerin arkasında hem Sırbistan'ın hem Rusya'nın olduğu yönünde tespitler vardır. Türkiye, bağımsızlık yolunda bir adımın Batı Balkanlardaki tüm istikrarı ortadan kaldıracağı bilinciyle elindeki tüm imkânları ama tüm imkânları seferber etmelidir.

SESSİZ KALMAYI TERCİH ETTİLER

Sayın Dışişleri Bakanı geçtiğimiz haftalarda Çin'e bir ziyaret gerçekleştirerek mevkidaşıyla görüşmüştür. Ziyaret öncesindeki bir beyanımda Suudi Arabistan'ın Çin'e iade edeceği öne sürülen Uygur Türklerinden söz ederek "Sayın Çavuşoğlu tarafından bu konu gündeme getirilecek mi merak ediyorum." demiştim. Sayın Bakan, Doğu Türkistan'daki zulme bu defa da sessiz kalmayı maalesef tercih etmiştir. Görüşmenin ardından Dışişleri Bakanlığı tarafından herhangi bir açıklama yapılmamıştır, basında da dikkate değer bir yansıma yer almamıştır. Anlaşılan o ki iktidar, olmayacak meseleleri ortaya döküyor, alenileştiriyor, Çin ile ilişkileri ise mahrem tutmaya çalışıyor.

Bu ziyaretle ilgili olarak Çin basınına ve Çin Hükûmetinin ülkemizdeki sözcüsü durumundaki Aydınlık gazetesinde yazılanlara bakılırsa Doğu Türkistan meselesi ciddi şekilde gündeme gelmemiş, tam tersine 2 ülke arasında bir kucaklaşma gerçekleşmiştir. Gazetede yer alan bilgilere göre -gazetenin ifadelerini kullanıyorum- görüşmede "ABD'nin Uygurlar üzerinde kışkırtmaya çalıştığı bölücü politikalar ele alınmıştır."

“İYİ PARTİ'NİN UYGUR TÜRKLERİ RAPORUNU OKUMAYA DAVET EDİYORUM”

Sayın Çavuşoğlu'nun Çin basısına yaptığı açıklamalara bakıldığında ise sanki Sayın Bakanın totaliter Çin rejiminin Doğu Türkistan'daki vahşetle ilgili söylemini benimsediği izlenimi ortaya çıkmaktadır. Dışişleri Bakanının Doğu Türkistan hakkında muhatabına söyledikleri bunlardan mı ibarettir, Uygur Türkleri meselesi bu bağlamda mı ele alınmıştır, gerçekten merak ediyoruz. Millî değerlerden söz eden bir iktidarın Doğu Türkistan konusunda Çin'e karşı bu denli mahcup bir tutum içinde olması büyük ayıptır. Keza Çin'de düzenlenen olimpiyatlara hiçbir çekincede bulunmadan katılmamız da acıklıdır. Bu vesileyle iktidar başta olmak üzere herkesi İYİ Parti'nin Uygur Türkleri raporunu okumaya davet ediyorum.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Siyaset Haberleri