Kaçakçı Meho

Ömer ERU

Cizre'ye giden dolmuşların yazıhanesinin karşısındaki kahve yine kalabalıktı. Kâğıt oynayanların bağrışmaları, okey masalarındaki oyuncuların seslerini bastırıyordu. Kahveci Hasan elinde çay tepsisi ile arada bir ortaya çıkıyor, elindeki çay bardağını göz açıp kapanıncaya kadar masaların bir köşesine iliştiriveriyordu. İtiraz edenler olduğu zaman “Ekmek yiyeceğiz babam diyor” ve çayı zorla içiriyordu.

Yazlık kahve mayıs ayında faaliyete geçiriliyordu Arsanın köşelerine kalın ağaç dikmeler dikiliyor, üzeri yatay ağaçlarla tutturuluyor, en üstüne de yapraklı dallar konuyordu. Serin olduğu için bazen dolmuş bekleyenlerce de dinlenme yeri olarak kullanılıyordu. Kahvenin içinde çay ocağı sağ köşeye yerleştirilmişti. Arsanın arka tarafına tuvalette yapılmıştı. Çay ocağının yan tarafında büyük bir buzdolabı kahvenin içindeki aksesuarı tamamlıyordu. Ocakta Abdullah çalışıyordu. Abdullah iyi ocakçıydı. Çay demlemesini İstanbul'da öğrenmişti. Yaz geldiği zaman kim önceden kaparsa onun ocağında çalışırdı. Ocağı erkenden yakar, çayı demlemeye bırakırdı. Beline iple bağladığı açacakla da gazoz ve diğer meşrubatları açardı. Kahvenin köşelerine iliştirdiği hoparlörlerden akşam geç vakitlere kadar bant müzik çalardı.

Meho ile Ahmet, çay ocağına yakın bir yerde derin bir konuşmaya dalmışlardı. Yanlarında Hüseyin de vardı. Konuşmalara ara sıra kafa sallıyordu. Masanın üzerindeki tütün tabakasından tütün ve kâğıt alıyorlar, parmaklarının arasında yerleştirdikleri kağıda tütünü özenle yerleştirip, dilleriyle ıslatıp yakıyor ve beyaz dumanı derin derin içlerine çekiyorlardı. Meho elini yavaşça göğsüne götürüp hafifçe ovaladı. Ahmet
“Hala ağrı var mı?” diye sordu.

“Bazı bazı ağrı yapıyor. Sızlıyor” dedi. Yine ovalamaya devam etti. Hüseyin söze karıştı,
“Geçer geçer, durma üzerinde” dedi. Az daha durduktan sonra kalktılar. Ahmet çay paralarını ödedi. Dışarı çıktılar. Hava kararmak üzereydi. Meho saatine baktı, “Saat dört buçuk” dedi. Saat beşe doğru sokaklar boşalırdı. El ayak çekilir, kahvehane ve lokantalar boşalırdı. Hükümet konağını geçtikten sonra Özelli Mahallesinin girişinde ayrıldılar. Meho yukarı, sapaca tarafına giden derenin içine saptı. Evi az ilerdeydi. Baktı evinin ışıkları yanmıyordu. Taş evin bahçe kapısını ayağı ile iteleyerek bahçeye girdi. Sundurmanın altına eğilerek girdi Karısına bağırdı.

“Gülbeyaz! Gülbeyaz!”

Ses alamadı. Daha hızlı bağırdı.

“Kız Gülbeyaaaz!”

“Gene duymadı bu karı” dedi. Kendi kendine geri dönmek üzereyken karısı pencereden seslendi.

“Sen misin?”

“Benim. Neden ses vermeyon?”

“Duymadım.”

“De hele aç kapıyı.” Açılan kapıdan içeri girdi. Salona geçti Soba yanmıyordu. Ama odanın içi is kokuyordu. Karısı belli ki sobayı yine yakamamıştı.

“Kadın odun kalmadı mı?”

“Yukarıda ananların damda yığılı. Ben çekindim almaya.”

“Ne var çekinecek yahu?”

“Alamadım işte.” Belli ki anasıyla veya kardeşinin karılarıyla ağız dalaşı yapmıştı. “Ben şimdi getiririm” dedi ve dışarı çıktı. Az sonra da kucağında odunlarla geri gelip sobayı yakmaya çalıştı. Soba yanmaya başlayınca sobanın kapağından süzülen ışıklar duvarlarda titremeye başlamıştı. Az sonra pencere kenarına da divan üzerine koydukları tepsinin içindeki peynir ekmeği çayla yemeye başladılar.

Meho
“Çocukları da az sonra yukarıdan getirelim.”

“Bırak nenelerinde kalsınlar.”

“Olur.”

Televizyon seyredeceklerdi.

“Hadi biz de yatalım artık”

Mehon'un üç kızı vardı. Bu nedenle biraz üzülürdü. Çocuklarının hep erkek olmasını düşler ve beklerdi. Yaşları büyüyünce ellerine birer keleş verecek, karşı tarafa daha çok mal getirip götürebilecekti. İşler büyüyecek, yanlarına öncü ve refakatçılar katacaklardı. Paraları kazanıp Meho'nun avuçlarına sayacaklardı. Meho kahveye gidecek, bütün çay paralarını verebilecekti. Karısının her kız doğurmasından sonra hayalleri biter, içine kapanır kimselerle epey süre konuşmazdı.

Ameliyat oluncaya kadar gücüne kimse erişemezdi. Sırtına vurduğu çuvalı karşı tarafa hiç soluklanmadan atar gelirdi. Kayaların arasında kıvrak bir kaplan gibi kaybolurdu Askerlerin pusu atacakları yerleri sanki hissederdi. Rehberlik ettiği kaçakçı kervanını pusuya düşürmezdi. Bu onda bir meziyetti. Bu nedenle kaçakçı ailelerin aradığı bir rehberdi.
Ameliyat olduğundan bu yana kimse onu çağırmaz olmuştu. Bu çok zoruna gidiyordu. O gece bunları düşünürken uykusu kaçtı. Kalktı yatağından. Kapının pervazının altına sakladığı keleşini çıkardı. Geldi divana oturdu. Keleşini dizine aldı. Okşadı. Sevdi. Öptü.
“Göreceksin yeniden peşimden koşacaklar” diye kendi kendine mırıldandı. Keleşi yeniden aldığı yere gizledi. Gelip yatağa girdi ve karısına sıkı sıkıya sarıldı.

Uyandığında vakit epey ilerlemişti. Kalktı Giyindi. Ahmet’in evine gitti. Kapıyı çaldı. Ahmet’in oğlu çıktı.

“Sen misin Meho amca?”

“Baban evde mi?”

“Evet!”

“Oğlum kimdir arayan?”

“Baba Meho amcam gelmiş. Seni soruyor.”

Ahmet dışarı geldi.

“Hayırdır Meho kardaş?”

“Hayır hayır. Seninle bir şey konuşmak istedim.”

“Gel dama çıkalım.”

Dama çıkıp bir kenara çöktüler. Ahmet Meho’nun bir şeylere canının sıkıldığını anlamıştı. Ahmet aşağıya çay yapmalarını söyledi. Ahmet tütün kesesini çözüp ortaya koydu. Hem tütün sarıp hem konuşuyorlardı. Sigarayı dudaklarıyla ıslatıp birbirlerine ikram ettiler. Meho derin bir nefes çekti. Ciğerleri yine hafifçe sızlıyordu. Aldırmadı. Erkek dediğin ucunda ölüm olsa da tütününü içmeliydi. Dumanını eksik etmemeliydi. Çaylarını yudumlarken Ahmet oğlunu aşağı gönderdi.

“Söyle Meho kardaş, nedir seni üzen?”

Meho Ahmet'e baktı. Gözleri nemliydi. Kafasını iki yana salladı.

“Çoktandır işe çağırmıyorlar Ahmet kardaşım. Çok sıkıntıya düştüm.”

Ahmet Meho'nun bahsedeceği bu konuyu tahmin etmişti.

“Çıkar kardaşım. Bu yolları ve dağları senden iyi bilen var mı?”

“O bir zamanlardı. Ameliyat olalı kimse kapıma adamını göndermez oldu.”

“Paran falan var mı?”

“Kardaşım şimdilik idare ediyor. Ama zoruma gitmeye başladı be kardaş!”

Ahmet kuşağının içine elini attı. Biraz kağıt para çıkardı. Meho’ya uzattı, Meho almadı. O sırada anlatacağını hemen anlatmaya başladı.

“Kardaşım, dört aydır boştayım. Hep bizimkilerden geçiniyoruz. Dün, bizim karıyla kardeşiminki kavga etmişler. O da verdikleri iki çuval unu geri istemiş Ben diyorum ki artık iyileştim. İş çıkarsa bana da haber veresin.”

“Anlamışım. Bunu gün ağama söyleyeceğim.”

“Gözünün yağını yiyeyim. Ağana artık iyileşmiş de. Ben kefilim de!”

“Söylerim Meho.”

Kalktılar. Meho baktı.

“Ne zaman haber alırım.”

“Ben seni bulurum.”

Meho bahçeden çıkıca Ahmet kapının arkasına kalın bir ağaçtan yaptığı dayağı yasladı.
Özelli Mahallesine giden yol, hükümet binasını geçtikten sonra sola açılan bir çukur içinden geçer. Kışın bu çukurdan aşağı doğru yağmur ve kar suları akar. Çukurun sağ ve sol tarafı toprak patika yol olarak kullanılmaktadır. Sağ tarafa doğru azalan eğim üzerinde yer yer yapılan taraça düzlükler bahçe olarak düzenlenmiştir. Daha yukarı çıkılırsa Halet Mahallesine varılır. Evlerin başlangıcında tek derslikli mahalle okulu vardır. Okulun sol tarafından geçilince bahçesinde darı ekilmiş olan iki katlı taş ev fark edilir. Evin arka tarafı birinci kat gibidir. Oradan kolaylıkla damdan inilebilir ve az ilerdeki ağaçlıklı bölgeye ulaşılabilir. Darıların boyu adam boyunda olduğundan çukura girilince yoldan yürüyenler fark edilmez. Bu nedenle genellikle kaçakçılar geceleri bu yolu kullanırlar. Askerler de bu yolu bilirler ve bu yolun yukarısına ve aşağısına sık sık pusu atarlar.

Ahmet o gün akşamüzeri ağasının evine gitti. Meho’nun durumunu ağasına anlattı.

“Meho ciğerinden ameliyat olmuştur.”

“Doğrudur ağam.”

“Ciğerinden ameliyat olan adam rehberlikten düşmüş demektir.”

“Kendini toparlamıştır.”

“Oğlum nasıl güveneceğiz? Yolda gene hasta falan olmasın?”

“Ben de iyi görmüşüm ağam. Gücünü toparlamıştır. İşsizlikten canı sıkılmaktadır. Zor durumdadır.”

“Olur. Yalnız bir de ben göreyim.”

“Baş üstüne ağam!”

Ahmet hem sevinmiş hem de heyecanlanmıştı. Arkadaşına verdiği sözü yerine getirmenin verdiği bir rahatlama vardı. Darı bahçesinden geçerek aşağı doğru giden yolda kayboldu. Meho’nun evinin önüne geldi. Bağırdı.

“Meho kardaş!”

Meho’nun karısı az sonra seslendi.

“Kimdir o?”

“Gülbeyaz bacı ben Ahmet. Meho ağamı görecektim.”

“Biraz bekle yukarıda anasını evinin damındadır.,”

“Olur bacı.”

Ahmet fazla beklemedi. Meho bahçe kapısını açtı. Heyecanlıydı.

“Selamün aleyküm!”

“Aleyküme selam!”

“Buyur Ahmet kardaş. Geç içeriye…”

“Girmeyeyim. Ağama söyledim. ‘Gelsin konuşalım’ dedi. Hemen gidelim”

“Şimdi mi?”

“Evet! Düş arkama.”

Meho kafasını pencereden yana döndürdü. Karısı gözükmüyordu Ahmet'in arkasından yürümeye başladı.

Gökyüzünde,Tanin Dağlarından Kalemli Boğazına doğru akıp giden bulutlar vardı. Ay ara sıra bulutların arasından çıkıyor, dere içeresindeki ceviz ağaçlarının daha görkemli görülmesine neden oluyordu. Mahallede köpek beslenmediğinden karanlıkta kolay ilerliyorlardı. Ağanın evine gelince ana kapıdan girip yukarı ağanın bulunduğu odaya kendilerinin önünde giden genç bir adamdan sonra ulaştılar. Odanın içerisi tütün dumanından gözükmüyordu. Kendilerine yol gösteren adam çekilince köşede oturan ağanın yanına yöneldiler. Meho ağanın ellerine kapandı. Ellerini öptü. Elinde kahve fincanını tutan ağa fincanı yanına koydu. Kalktı Meho'yu alnından öptü. Ağanın biraz uzağında oturan beş altı adamda kalkıp Meho'yla kucaklaşıp öpüştüler. Meho’nun aralarına yeniden katılmalarına sevinmişlerdi.

İçlerinden biri;

“Vay be çok değişmişsin Meho kardeş” diye bağırdı. Yerlerine oturdular. Meho'yu aralarına almışlardı.

Üç gün sonra karşı tarafa mal gidecekti. Ama malın ne olduğu söylenmemişti. Zaten malın ne olduğu bu işte başkaları adına çalışan adamlar için pek o kadar da önemli değildi. Sadece Cuma günü gece üçte mezarlığın üzerinden yukarı çıkan yamaçtan hareket edeceklerdi. Askerleri kollayan rehberlerden haber gelir gelmez yola koyulacaklardı. Refakatçılar beşer bin lira, malı sınıra adar götürenler onar bin lira, malı karşı taraftaki adrese götürüp teslim edenler on beşer bin lira alıyorlardı. Meho hem rehberlik yapacak, hem de malı karşı tarafa götürüp teslim edecekti. Alacağı bu ilk seferde eline geçen parayla borçlarının bir kısmını ödeyebilecekti, Ameliyat olduğundan bu güne kadar ailesi yardım ediyordu. Kardeşi pek belli etmiyordu ama karısı her fırsatta hoşnutsuzluğunu belli ediyordu. Dayanılır gibi değildi. Karısıyla da ağız dalaşı yapmasına hiç dayanamıyordu. Karşı tarafa mutlaka geçmek zorundaydı. Hem refakatçı, hem de karşı tarafa mal teslim edecek gurupta yer almasını mal sahibi ağa da kabul etmişti.

İçerde koyu bir sohbet devam ediyordu. Bu sırada Ahmet'le kendisine yol gösteren genç içeri girdi.. Ağanın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı. Ağanın canının sıkıldığı suratından anlaşıyordu. Kimseye belli etmemeye çalışarak, kalktı. Kendi kendine bir şeyler söyledi. “Ben bir su döküp geleyim” dedi. Dışarı çıktı. Mal sahibi ağanın bu aniden dışarı çıkması içerdekileri biraz tedirgin etmişti. Ama alışkındılar. Her seferden önce harekete başlamadan önce bu tedirginlik normaldi. Ağa dışarı çıkınca kendini bekleyen genç adam hemen yanına geldi.

“Nedir oğlum?”

“Ağam sana bir şey söylemek istemiştim.”

“De haydi. Ne diyeceksen.”

“Ağam bu gün, bizimle geçen sefer çalışan Kemal’i karakoldan çıkarken görmüşler. Bana haber vermişler.”

“De git işine. Belki bir işi vardır komutanla.”

“Valla bilmiyom. Sana bir haber vereyim dedim.”

“De git hele işine. Gözcülere söyle karşı yamaçtaki karakolu devamlı gözetlesinler.”

“Başüstüne ağam.”

Ağa döndü.

“Kemal’in kardaşı şimdi içerde oturmuyor mu?”

“Herhalde var.”

“O zaman şüphelenecek bir durum yoktur.”

Mal sahibi içeri girdi. Genç adam da bahçenin bazı yerlerinde karşı yamaçta bulanan karakolu gözetleyen gözcülerin yanına gitti. Meho ağanın dışarı çıkıp girmesinden ve davranışlarının tedirginliğinden bir şeylerin olduğunu hemen anlamıştı.

Cuma günü ilk kervanla malları sınırdan geçirip karşı tarafa götürdüler. Parayı getirip ağaya verdiler Ağa gelen paralardan çok azını çalışanlara görevlerine göre dağıttı. İyi olmuştu. Ameliyat yeri birkaç gün ağrımıştı ama ayların hamlığı vardı. Bu kadarı normaldi. Birkaç gün dinlenirse yine kendini kuvvetli hissedebilirdi.

O gün Meho'nun üçüncü işiydi. Cuma günüydü. Yine mezarlığın oradaki yerde toplanacaklar karşı tarafa mal götüreceklerdi. Ağanın evinde toplandılar. Ağanın sesi yine tedirgin ve titrekti. Belli etmemeye çalışsa da korktuğu belliydi.  Kalktı.

“Biraz uyuyun. Ben de biraz uyuyacağım Çocuklar bizi saat ikide uyarırlar. Son hazırlıkları yapar yola çıkarsınız.”

“Olur ağam!”

Ağa biraz kestirin demişti ama o gün kaçağa gidecekleri uyku tutmamıştı. Önlerindeki tütün kesesinden durmadan sarıp sarıp tütün içiyorlardı. Usul usul kendi aralarında konuşuyorlardı. Bir ara ağa yine dışarı çıktı. Gözcülerden birisinin yanına yaklaştı. Çömdü.

“Hayırlı işler evlat, nasıl gidiyor?”

“Ağam karakolda bir hareket yok ama zaman zaman bazı hışırtılar duyar gibi oluyorum.”

Gençlerden birisi minder getirdi altına sürdü.

“Otur ağam!”

“Sağ olasın!”

Az sonra ağa gözlerini kapattı. Gecenin karanlığı ve sessizlik uykusunu getirmişti. Hafiften kestirmeye başladı. Yirmi dakika kadar sonra genç adamın omuzunu dürtmesi ile uyandı.

“Ne var?”

“Ağam bazı sesler duyuyorum.”

“Nereden geliyor?”

“Aşağıdan konak tarafından.”

Ağa ellerini kulaklarına götürdü etrafı dikkatlice dinlemeye başladı.

“Ben duymuyorum.”

“Ağam sesler yaklaşıyor.”

“Dur bakayım.”

O da duymuştu. Kalktı. Damın arka yamaca yakın olan tarafına koştu.

“Aşağıdakilere haber ver. Tütün falan içip, çay içmeye başlasınlar. Gelenlere misafir dersiniz.”

Damın toprağa yakın olan kısmından aşağı atladı. Dur sesiyle irkildi. Ancak doğruldu ve olanca gücünü toplayıp az ilerdeki meşelik yere koşmaya başladı. Arkasından gecenin sessizliğini yaran bir silah sesi duyuldu. Ağa karanlıkta kaybolmayı başarmıştı. Silah sesi tüm yamaçlarda yankı yapmıştı. Polis ve askerlerden oluşan timler evin etrafını sardılar. Bir kısmı avluya ve evin içine daldılar. Baş komiser bir tekmeyle adamların oturduğu odanın kapısını arkasına kadar açtı.. Elindeki otomatik silahı oturanlara doğrulttu…“Kıpırdamayın” diye yüksek sesle bir nara attı.

Ağanın evinin altındaki evlerin ışıkları çok kısa sürede söndü. Mahallede tek bir evde ışık yoktu. Polis ve askerler evdekileri dışarı çıkardılar. Duvara yüzlerini döndürüp ellerini havada tutmalarını sağladılar. Sonra sırayla getirilen araçlara bindirip jandarma karakoluna götürdüler. Evde kalan timlerin bir bölümü güvenlik sağlarken, diğerleri ellerinde el fenerleri ile mısır tarlasına daldılar. Bahçeyi bir baştan bir başa taramaya başladılar. Az sonra polislerden birisi bağırdı.

“Başkomiserim!”

“Söyle.”

“Çuval gibi şeyler var.”

“Oradan ayrılma geliyoruz.”

Diğerleri de bağıran polisin olduğu yere gittiler. İki çuval dolusu mal vardı. Başkomiser, “Tamam aradığımızı bulduk, dönüyoruz” dedi.

Toparlanıp jandarma bölüğüne döndüler. Bölük komutanlığının kamelyasında kaymakam ve yüzbaşı vardı. Bira içiyorlardı. Birkaç tabakta soyulmuş elma dilimleri ve mandalinalar vardı. Bir tabakta da kuru yemişler vardı. Bölük binasının önüne araçların geldiğini görünce sevinçle bağırdı komutan.

“Aslanlarım banim İyi iş başardınız.”

Yüzbaşı askerlere bağırdı.

“Oğlum başkomisere soğuk bir bira getir.

“Başüstüne komutanım.”

Kaymakam ve yüzbaşının tedirginliği geçmişti. .Operasyon başarılı bir şekilde sonuçlanmıştı. Mal sahibi ağa kaçırılmıştı ama mallar ele geçirilmişti. Kaymakam haber bekleyen Valiyi aradı. Durumu bildirdi. Valinin memnun kaldığı Kaymakamın suratından anlaşılıyordu.
Yakalananlar yarım saat sonra komutanın önüne teker teker getirilmeye başlandı. Önce bir sandalyeye oturtuluyor, çorapları çıkartılıyor, sorulan sorulara cevap vermek istemeyenlerin tabanları copla dövülüyordu. Ara sıra Komutan sinirleniyordu. Gelenlerin kafasına ve çenelerine yumrukla vuruyordu. Gelenler hep bir şeyden haberleri olmadığını, orada misafirlikte olduklarını söylüyorlardı. Ancak komutan ve başkomiserin dayağından sonra konuşmaya başlıyorlardı.

Sıra Meho ya gelmişti. Şaşkındı. Korkmuştu. Kafası omuzlarının içeresine gömülmüştü.

“Ben ameliyatlıyım. Ne sorarsanız cevap vereceğim. Beni dövmeyin” dedi. Yüzbaşı ve başkomiser, “Hah şöyle, sinirlendirme bizi. Haydi anlat bakalım.”

Yüzbaşı kendilerine zorluk çıkarmadığı için Meho’ya yarım ekmek arası tahin helva, haşlanmış yumurta getirtti. Komiser bir sigara yakıp verdi. Meho karşıya geçecek malın ne olduğunu bilmediklerini ancak bu gece karşı tarafa götürüp, belirtilen yere teslim edeceklerini söyledi. Meho'nun söylediklerinden sonra içeri götürülenler teker teker yeniden sorguya alındılar. Tutanaklar tutuldu. Meho neden yeniden bu işe başladığını anlattı.

Kaymakam, “Şimdiye kadar neden bana gelip bu sıkıntınıı bana anlatmadın” dedi.

Meho, “Muhtara söyledim ilgilenmedi. Ben de gelmeyi bilemedim. Valla evde dört çocuk ellerinizden öper. Belki de bu akşam aç uyumuşlardır.”

Kaymakam, “Tamam ben onlara yardım yapacağım” dedi. “Bunlara ne kadar yardım yaparsanız yapın Gene de kaçağa giderler. Alışmış dürzüler” dedi.

Kızgınlığı hala geçmemişti.

Hava serindi kaymakam oturduğu sandalyeden kalktı. “Ben gidiyorum” dedi.

Yüzbaşı askerlere emir verdi.

“Oğlum yanına arkadaşlarını da al kaymakam beyi evine bırakıp gelin. Askerlerden üçü kaymakamın ön tarafına üçü arka tarafına birer kişi de yan tarafına geçti. Bölükten çıkıp kaymakamın evine doğru yürümeye başladılar. Bazen durup karşıdan sorulan şifre sorulara cevap veriyorlar ve yürüyüşe devam ediyorlardı Kaymakamı evine bıraktılar. Evin üst tarafında da gece nöbet tutan askerler vardı. Kaymakam yarın İzmir'e izinli gidecekti. Çocukları ve eşi bir aydır İzmir’deydi. Evde pencere kenarındaki koltuğa kendini bıraktı. Perdeyi aralayıp aşağılara baktı. Bir sigara yaktı. İlçe karanlık içinde uykudaydı. Gökyüzü bulutsuzdu. Yıldızlar ıldır ıldır parlıyorlardı.

Telsizden, “Bu bölgede durum normal” anonsları gelmeye başladı. Yeniden koltuğa oturdu. Telsizi yanına koydu. Elindeki keleşin emniyetini açtı. Dizlerinin üzerine koydu. Arkasına yaslandı. Uykuya daldı.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.