Kendi Gövdesine Savaş Açanlar

Mürşit Canbeldek

Aydın 24’ün bir haberine göre İzmir Konak’ta 24 yaşında bir genç saat 05 civarında sabah namazına kalkmış, namazını eda ettikten sonra mutfaktan aldığı ekmek bıçağıyla odasına kapanmış.. Ortada bir anormallik olduğunu sezen ana yüreği feryadı basmış ve oğlunun odasına girdiğinde korktuğu manzarayla karşılaşmış..Elindeki bıçakla sanki gövdesine savaş açmış gibi saldırıya geçen genç, karın ve boyun nahiyelerinde ölümcül yaralar meydana getirmiştir.

Nereden bakarsanız bakın ortada bir cinnet hadisesi görünmektedir. Çünkü normal bir insan “kendi gövdesine savaş açmış” vaziyete gelemez. Normal bir insan kendi ellerini, kendi ayaklarını, kendi karnını ve boynunu düşman bir unsur gibi göremez. Her ne kadar kendisi kendi bedenine düşman gibi saldırmışsa bile anası ve ağabeysi onun fikrine katılmayıp yaralıyı derhal yakındaki Bozyaka devlet hastanesine taşımışlardır. İnşallah zamanında müdahale edilmiş ve hayati tehlike ortadan kalkmıştır. İnsan ve bedeni arasında “Emin” ve “Emanet” ilişkisi vardır. Beden emanet ise “insan” da Emin olmalıdır. Emin; güven verici, güvenilen bir güç demektir. Bu kâinatın sahibi, yaratanı, yarattığı her şeyi güven esasına göre yaratmış ve sonra onu “İnsan denilen gizemli varlığa” zimmetlemiştir.

Tabiat; rengârenk çiçekleri ve çiçeklerinin arasında kıpır, kıpır dolaşan böcekleri, çıyanları, yılanları ve solucanları ile muhteşem bir “cümbüştür” Her yarattığına “makul” bir müddet hayatta kalma hakkı tanımıştır. Bu haktan özellikle ve evvela insanı haberdar etmiş ve onu “en büyük sorumlu” ilan etmiştir. Yurdumuzda bu görevi ve sorumluluğu ruhunda hisseden TEMA vakfı gönüllülerini yürekten kutluyorum. Onlar bu sorumluluğun bizden daha fazla farkında olan zarif insanlarıdır. Dağ bayır dolaşıp bu güzelliğe sahip çıkanlar doğayı kirleten her nesnenin peşine düşmüşlerdir..

Çok değerli Aydın tema vakfı kaptanı, önderi, başkanı Mehmet Bey şıklığı ve zarafetiyle kıskandığım ağabey; Allah sana uzun ömürler versin..Hepimizin adına ve ihmal ettiğimiz ve bazen de önemsemediğimiz “EMİN” sıfatının icabını bir farz-ı kifaye gibi yerine getirdiğiniz için sana ve diğer gönüllülere borçluyuz. Milyon kere teşekkür ediyoruz.

Devlet; milli sınırlar içinde teşekkül etmiş büyük bir bedenin emanetçisidir. ”Emin” olmak zorundadır. Güven verici olmanın en büyük şartı akıl sahibi olmaktır. Akıl devre dışı kalırsa cinnet hadisesi zuhur eder. Aynen intiharı bir çıkış, bir kurtuluş gibi gören insanın düştüğü durum ortaya çıkar. İslam tarihinin ilk teşkilatçısı Hz. Ömer en saf, en katışıksız örnektir. O’nun devleti güvenilecek devlettir. Haksızlığa zulme dur deme gücünü elinde tutan devlettir. Dur diyemezsen aldığın parayı(VERGİYİ) hak etmiyorsun demektir. Bu bilinçte olduğu için, kendi zamanında fethedilen bir şehrin el değiştirmesi üzerine oradan toplanan vergileri geri gönderip oranın halkına iade etmiştir. DEVLET OLMA vecibesini iyi bilen insandır. Biz bir dönem menkıbe meraklısı halk olarak hikâyelerin arasında “Devlet olma vecibesini” yani devlet duruşunu atladık. Bu duruşun sadece Hz Ömer’i bağladığını bizim için ise Kaf dağının ardındaki Zümrüdü Anka kadar ulaşılmaz olduğunu zannettik.

Hâlbuki her yürek de bir devlet duruşu barınması gerekiyormuş.

Neden?

Çünkü bizim bedenimiz de kendine göre bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın da kendine göre milli sınırları vardır. Bu milli sınırları koruma talimlerinin; yani kişilik kazandıracak terbiyenin önemi çok büyüktür. Bu terbiye; insana önce sınırlarını öğretmiştir. Sınırlarını bilmek yani haddini bilmek çok önemliymiş. Haddini bilen ayak bağı olmaz, bilimin önünü tıkamaz. Hukuk bilimi dâhil bütün bilimler haddini bilen insanlardan zarar görmez ve orada gelişme daha rahat yaşanır. Haddini bilen insan kendi coğrafyasının yani kendi bedeninin kıymetini bilir hem de bilinmesi gereken en iyi şekilde bilir. Sonra bu bilincin ışığında başka coğrafyalarında kıymetini korumayı öğrenir ve en sonunda 25 milyar ışık yılı mesafesine uzanan ve hatta oradan taşıp maveraya ulaşan sınırlarına kadar her yerin kendisine zimmetlendiğini kavrar. Bu bir gelişmedir insan için. PARÇA VE BÜTÜN arasındaki ayrışmaz bağları koruyarak bütün evrene sahip çıkabilmek ve ben duygusunu öldürebilmek… İşte bunu başarmak Müslüman olmak demektir..Türk olmak demektir.

Müslüman; elindekiyle Marks'ı kıskandıran kişidir. Maks Weber’i kıskandıran kişidir. Çünkü onlar İNSAN coğrafyasını ikiye ayırdılar. Maddesini ve ruh halini birbirinden önce kopardılar sonra yapay elemanlarla bağlantı sağlamaya çalıştılar. Bu yapay bağlantılar da bir türlü istenen sonucu vermedi ve aradıklarına bir türlü kavuşamadılar. Karl Marks insanın kendi bilincini yok saydı onun yerine “sınıf bilincini” oturttu. Ona güvenmedi. Ona bırakın kâinatı emanet etmeyi kendi bedenini bile emanet edemedi. Çünkü kendisi ilk dava arkadaşı Bouer’i Engels’le birlik olup aslanların ağzına attı. Neden? Kısa yoldan şöhret olmak istiyordu. Engels’le birlikte Paris’te 1844-45 de yazdığı Kutsal Aile Bouer’i yaramaz ateist kaka çocuk kendisini de umud vaad eden Hegelci kılığına sokuyordu. Yahudi hinliği ile başlayan macera O’nu “Güvensizlik esasına” dayalı KOMÜNİST sistemi kurmaya götürmüştür. Hiç kimseye güvenme Sınıf bilincine sahip çık..Kilise despotizmine karşı yine de Avrupa insanına bir şeyler vaad ediyordu.Tehlikeli bir girişimdi.Bu yüzden Kapitalizmin takviyeye ihtiyacı vardı. Bu zorlama İki karşı atağı dünyaya getirdi. Birisi Amerikan Pragmatizmi diğeri de “Protestan Ahlakı”.. Mevzuyu fazla dağıtmamak için detaylarına girmiyoruz ama şunu söyleyebiliriz hepsi de birer arayıştır. Müslüman’ın elindekini arama gayretidir. İslam aleminin entelektüelleri bunun farkında bile olmadan Amerikan’ın güdümünde Weber’in güdümünde saf saf bu arama çalışmalarına katılmıştır.

Amerika’nın 2. dünya savaşından sonra oluşturmayı düşündüğü Yeşil kuşak kalkanı içinde yer alan İslam coğrafyasının entelektüelleri kendi kültürleri ve hayat görüşleri çerçevesinde Marksizm’i ele almamış kapitalist olmadan kapitalist ezberlerle görüş belirtmişlerdir. Hâlbuki İslam’ın hem komünizme hem de kapitalizme verilecek çok sağlam cevapları vardı. Konuşma hakkını erteleyen ve sanki görüş fukarası imiş gibi suskunlaşan İslam dünyası bugün bu suskunluğun bedelini çok ağır ödemektedir.

Marks'ı ve Weber’i kıskandıracak muhteva ya sahip Müslüman derken söylemek istediklerimize bir temel oluşturmak için yukarıdaki kısa bilgilendirmeyi yaptık. Müslüman;”emin mümin” ve emanet bağlamında dünyaya baktığı zaman dünyevileşmeyen ve safiyetini koruyabilen bir yabancıdır Batı kültürü için. Fakat kendisine yabancılaşması Cumhuriyetle başlayan bir olgu değildir. OSMANLININ; Nevşehirlinin saltanat sürdüğü yıllarda (1718-1730) sosyetesinin ve bürokrasisinin dünyevileştiği rahatlıkla söylenebilir. Kırılma noktası Lale Devri’dir. Osmanlı gücü artık kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamayan ve günden güne eriyen bir güçtür. Teknolojisi yenilenmemektedir. Bilime ve bilimsel metotlara kapılar kapanmıştır. Bütün sivil ve devlet kurumları artık sermayeden yemektedir. Hissedilmeyen bir yağma dönemi başlamıştır. Devletin ve devlete rical yetiştiren mekanizmanın çağın gerisinde kaldığı halkın ise hala emanet CEVHERİ koruduğu bilinmektedir.

Bu gerileme 1919 senesine kadar devam edecektir. Anadolu’da tutunulacak yeri koruma kaygısından başka bir kaygımız kalmamıştır. Halk hala diridir. CANLIDIR. Atatürk Türkiye’sinin kabuk değiştirme ve çağı yakalama hedefi için ayak bağı olmayacaktır. Abdülhamid’i anlayan halk Atatürk ve Fevzi Paşa’yı da anlamaya hazırdır. Dolaysıyla yeni bir dönem başlamış; toparlanmanın ilmi, askeri ahlaki ve dini gerekleri masaya yatırılmış Mareşal FEVZİ ÇAKMAK gibi bir denge unsurunun gözetiminde Mustafa Kemal lazım olanları sırasıyla gerçekleştirmeye başlamıştır.

Cumhuriyet Türkiye'sinde özellikle Atatürk döneminde; EMİN MÜMİN VE EMANET bağlamında Müslüman’ı yoldan çıkaracak onu dünyevileştirecek hiçbir şey yapılmamıştır. Aksine söylenenleri, yakından hem de çok yakından bilecek kadar bu atmosferin içinden gelmiş birisi olarak söylüyorum; Atatürk ve İsmet paşa zamanında dünyevileşen Müslüman yoktur. Çünkü kaybetmekten korkacağı bir zenginliği yoktur. “Yapma be; camiler kapandı saman deposu yapıldı. Kuran öğrenmek yasaklandı, ezan Türkçe okutuldu” diyeceğinizi biliyorum. Bütün bu yapılanlara rağmen bizim dedelerimiz ve babalarımız madde ve ruhunu birbirinden koparmadı. Alış-verişinde peygamberin emrettiği gibi davrandı. Komşuluk münasebetlerinde canavar komşu olmadı. Az da olsa ibadetlerinde gösteriş sırıtmadı. Sadece geçimini temin için çalıştı. Zengin olmak hevesinde olmadı. Paylaşımında bencillik görülmedi. Dünyaya nizam vermek gibi tul-i emel peşinde koşmadı. Ve bu türden laf edenleri de gerçekçi bulmadı. Çünkü dünyaya nizam vermek için bir alt yapıya ve Batıyı alt edecek silah teknolojisine sahip olmadığını biliyordu. Marks ve Weber insan onuruna yakışan paylaşıma razı bir toplum modeli oluşturmak istiyorlardı.

En azından kendi toplumlarında.. Futbol,sinema,medya ve onun magazin dünyası ile iç içe oluncaya kadar ve yabancı sermayenin sinsi sızmalarına kadar Müslüman Türk toplumu kıskanılacak değerlerini koruyordu.

Şimdi lafla peynir gemisi yürütebileceğine inananların çoğaldığı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Hem “dindarlık” hem de saltanat peşinde olan bir yeşil sosyetemiz zuhur etti. Bu ne yaptığını bilmeyenler askerimizin başına çuval geçirildiğinde yaralanan milli haysiyeti “ne yapacaktık Amerika’yla savaşa mı girecektik” gerekçesiyle görmezden gelirken dört sene sonra gelen özürle zafer kazanmış havasına giriverdiler... Ah alkışa aç varoşlar, Nasırın yenilgilerini alkışlayan Mısır halkına benziyorsunuz. Atatürk ve İsmet paşa döneminde EMİN, MÜMİN ve EMANET üçgenine zarar değmemişken bugün neleri kaybettiğini görmek istemiyorlar. Bugün Müslüman; ne emanete sahip çıkmaktadır ne de güven verici bir ahlak sahibidir. Bu üçgen yerle bir edilmiştir. Fakat konuşunca mangalda kül bırakmayacak derecede afakî konuşmaktadır.

Kendimizi kandırmayalım; Müslümanlığı; cumadan cumaya, bayramdan bayrama, babam hacıydı, sen benim kalbime bak laflarıyla sınıflandırıp kendimizi tam zamanlı Müslümanlardan saymaya kalkmayalım. Nerden bakarsan bak bu laf yavan bir laftır. Tadı tuzu yoktur. Hele, hele “Cennete emelle değil amelle gidilir" gibi tam bir şeytan dürtüsüne kulak asmayalım. Sevgili Müslüman kardeşim, Kurtuluş ne emel de ne ameldedir. Kurtuluş İHLÂS dadır. İhlâs ise başkasının günahıyla değil kendi günahıyla meşgul olanlarda barınabilir.

Kendi gövdesine savaş açmış bir kişi veya bir devlet düşünün; bir de o gövdeye saldırdıkça saldıranı alkışlayan dilleri gözünüzün önüne getirin.. Sizce bir tuhaflık yok mu?

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.