Kendisini, ânın hissiyatına bırakarak ezgilerin akışına kapılan Ertaş, yerinde duramaz olur. Bedeni ile ruhuna eşlik ederek salınmaya, kıpır kıpır olmaya ve giderek esrimeye varan bir hâle girer.
Ertaş’ın, daha çok gençlik yıllarında görülen bu genel ifadelerin bir kısmı, ilerleyen yaşlarında olduğu gibi kalmış, bir kısmı değişime uğrayarak farklılaşmış, bir kısmı ise tamamen kaybolmuştur.
Neşet Ertaş’ın; sazı tutuşu, sazla bütünleşen bedeninin aldığı biçim vb. daima karşıya duyduğu saygının çerçevesi içerisindedir. Sanatını daima; edep, terbiye ve saygı içerisinde icra eden zaman zaman eski gelenekteki gibi sazın göğsünü Hakk’a doğru yukarı çevirerek çalması ve başını yukarı çevirip yukarıya yükselerek okuması da aynı inanç ve anlayış kapsamındadır. Tıpkı ustası gibi, onda da can bulan başını yukarı kaldırarak türkülerini çalıp-söyleme anlarında beliren gözünün dünyayı görmemesindeki hâlin sırrı buradadır.
Ertaş’ın, inanç ve anlayışına dayalı çalıp-söyleme anlarındaki beden diline, bir doğasından kaynaklı olarak bir takım değişik ifadelerin eklendiği görülür. Bedenin ruha eşlik ettiği bu anlarda Neşet Ertaş’ta beliren salınımlar, yerinde duramama, açılıp kapanmalar vb. onun dinamik, şirin ve samimi doğasının getirileridir.
Bülbül örneğindeki gibi; bülbüller gibi zar eden, bülbüller gibi coşup bülbüller gibi çığırışan Neşet Ertaş, tıpkı bülbülün bahar eyyamındaki hâli gibi kıpır kıpır, coşkulu ve yerinde duramaz bir hâle bürünür. Bülbüller gibi, coşkunun zirvesine ulaştığı anlarda ise kendine hâkim olamayıp bu cümbüşe ıslıklar çalarak eşlik eder. Ertaş’ın, Muharrem Ertaş’tan kendisine geçen bu coşkusu; dertli ve hüzünlü çaldığı anlarda bambaşka bir görünüme bürünür. Öyle ki, gençlik yıllarında yapılan muhabbetlerde böylesi anlarda eğilip sazının kenarını dişlediği, hatta perdeleri kopardığı, adeta şehir efsanesi gibi anlatılagelmektedir.
Çaldığı eserin havasına bürünen Ertaş’ın, daha önceki yıllarda ritmik ezgilerde yaptığı başını sağa-sola hızlıca çevirmesi de yakın zaman önce yitip giden beden dili ifadelerindendir. Ezginin ritmine göre başını sağa-sola birkaç kez hızla çevirmesiyle oluşan yüz titretme bunlardan biridir. Neşet Ertaş, ezginin söyleyişine denk gelen kısa anlar içerisinde bir çırpıda uyguladığı bu anlatımı, yaşamının sonuna kadar sürdürmüştür.
Çalıp-söylediği eserin havasına bürünen Ertaş’ın söyleme anları, kendine özgü beden dili ifadeleri yaratır. Bu anlarda yüzünün; aşkın ışığıyla aydınlandığı, sevginin hoşluğu ile sevecen bir ifadeye büründüğü, coşku, keyif anlarındaki bu mutluluğun ve özellikle de dertli söylediği anlarda da yüreğine çöreklenen acının yüzüne yansıdığı gözlemlenir.
Neşet Ertaş’ın vokal icrası sırasında ortaya çıkan, kendine özgü beden dili anlatımlarından biri de, yüzünde beliren titremelerdir. Kendinden geçtiği anlardan sonra ortaya çıkan ve ter içinde kaldığı bu zamanlarda, yüzünün tir tir titrediği, bu titremelerin dramatizasyona göre sıklaşarak söze eşlik ettiği görülür. Neşet Ertaş’ın gençlik yıllarından yakın zaman öncesine kadar süren bu durum, 2000’li yılların başlarından sonra kaybolmuştur.
Ritmik türkü ezgileri yanında, uzun havalar ve özellikle de bozlaklarda ortaya çıkan hareketlerde Neşet Ertaş, birkaç kalıbın birleşmesinden oluşan ezginin yapısına göre, her kalıba ayrı bir baş ve beden ifadesi ile eşlik ederek hem anlatımını güçlendirir, hem de ezginin uygulanışını rahatlatır. Birkaç hareketten oluşan baş ve beden hareketlerinin, Ertaş da birçok türü bulunmaktadır. Bunların en belirleyici olanlarından biri, Ertaş’ın sözcüklerin anlamını başı ile onaylama hareketidir. Söylediği her sözün duygusal alt yapısını hissederek dillendiren Neşet Ertaş, adeta bunları onaylarcasına yaptığı baş hareketleri ile de anlatımını güçlendirir.
İçindeki aşk ateşi ile derin bir duygusallık ve büyük bir yoğunlaşma içerisinde türkü söyleyen Ertaş’ın, icrasını tamamladığında bu hâlden çıkıp eski durumuna dönmekte zorlandığı, kasılan yüzündeki gerilmeyi eliyle silerek gidermeye çalıştığı görülür. Onun, bu hâlden çıkıp konuşmaya başlaması da belli bir zaman alır.
Neşet Ertaş’ta, çalıp-söyleme sırasında görülen beden dili anlatımları; coşkunun, heyecanın ve birebir paylaşımın had safhaya vardığı düğünlerde daha da güçlü bir hâl alır.
Abdallar’ın, çağlar boyu tıpkı bir dil misyoneri tavrı ile ve kendilerine özgü anlatımla ortaya koydukları geleneksel tutuma sıkı sıkıya bağlı kalarak bunu sürdüren Neşet Ertaş; yalnızca müzikte değil, aynı zamanda sözel yaratımlarda da ustalığını kanıtlamış, atalarının dil konusundaki tavrını daha da ileriye taşıyarak, adeta çağ atlatmıştır.
Hiç ödün vermeden sürdürdüğü bu tavır ve yarattığı birbirinden güzel şiirleri nedeniyle kısa sürede ustalığın zirvesine ulaşan Ertaş, güçlü ezgilerle bezediği şiirlerinde, Türk halk dilinin, yalınlığın içerisinde saklı olan zengin ve bir o kadar da derinlikli dil özelliklerini, en ince örnekleri ile kendine özgü bir tavır ve ustalıkla sergilemiştir. Onun bu yöndeki gücü, bir anlamda Türkçe’nin gücü olup olağanüstü sanatını meydana getiren iki ana kaynaktan biri, dil ustalığıdır.
Yaşamın doğal akışı içerisinde edindiği ana diline dair derin bilgisi ve duyumsaması, sözlü geleneğe yönelik köklü birikimi, güçlü mantık kavrayışı, sezgi ve ifade gücü ile Neşet Ertaş’ın, anlatmak istediği her duygu ve düşünceye dair özü, tutarlı ve kesin bir kavrayış içerisinde yakalayarak şiirsel bir dille anlatabilen güçlü bir söz üretme yetisi, özgün bir edebî tavrı vardır. Onun bu yönü de, birçok konuda olduğu gibi kaynağını, babası ve ustası Muharrem Ertaş’tan alır. Ancak, içinde bulunduğu koşulların yarattığı baskı nedeniyle genellikle başka ozanların şiirlerini havalandıran ustasına göre o, bu konuda daha şanslı olmuştur.
Henüz çocuk denilecek yaşta türküler üretmeye başlayan ancak, çekingenliği nedeniyle bunu dışa vuramayan Ertaş’ın eserleri, bir süre aşiret ustalarının dillerinde dolaşarak çalınıp-söylenmeye, böylelikle de ortaya çıkmaya başlamıştır. Ertaş, o günleri şu sözlerle aktarmaktadır: “Kendi kendime şiir yazar, hafızamda tutardım. Türkü olarak da yine kendi havalandırdığım şeyler olurdu. Çekingen biriydim; türkülerimi, ustalar çalıp-söylerlerdi ama ben, ‘bunlar benim!’ diyemezdim.”
O günlerde, türküleri için, "benimdir!" diyemeyen, bu nedenle de hem sözleri hem de havaları herkesçe ortaklaşa çalınıp-söylenen Ertaş, eserlerini plâklara kaydetmeye başladıktan sonra, söz ve müziklerini yasal olarak kendi adına onaylatabilmiştir. Şiirler yazarak bunları havalandırma yönü, kısa süre içerisinde özgün sanat kişiliğini bulduğu zamanlardan başlayıp hızla gelişerek özgün bir niteliğe kavuşmuştur.
Neşet Ertaş’ın şarkıları ve türküleri kaynağını, içerisinde doğup büyüdüğü aşiretinden kendisine aktarılan köklü birikim ile kendi aklı, düşüncesi ve mantığı çerçevesinde geliştirdiği duygu ve düşünceleri oluşturur. Türkmen aşiretlerinin yaşayış, duyuş ve düşünüş özellikleri; onun özgün kişiliği ile ilgili gelişen düşüncelerle birleşerek yepyeni bir anlama ve ifadeye kavuşmuştur. Ertaş; "kendi özüm, kendi sözüm" düsturu doğrultusunda, "Garip" (kimi zaman da "Kul Garip" ya da "Garip Kul") mahlâsı ile sayısını bilmediği çokça şiir yazmış, bunların önemli bir kısmını havalandırarak türkü yapmış, bir kısmını yaşadığı güne uymadığı düşüncesi ile bir kenara bırakmış, epeyce bir kısmını da beğenmeyerek ortadan kaldırmıştır.
Neşet Ertaş, her şeyin hem zahir (dış), hem batın (iç) yüzünü görür. Bu nedenle, aslında söylediği her şeyde güçlü bir batınî (içsel) öz bulunur. Neşet Ertaş’ın şiirleri incelendiğinde, ortaya çıkan; güçlü inancı, bu inanca dayalı yaşamsal tavrı ve felsefesi; doğallığı, yaratıcı dehası, incelikli kavrayışı ile zarif olduğu kadar güçlü ve zengin sanatsal ifadesidir. Beşeriyet ve ötesine ilişkin hemen her olguyu geniş bir yelpazede ele alan Ertaş, bunları saf, temiz, açık bir dil ve kendine özgü bir biçimde dile getirmiştir. Onun eserlerinin ölümsüzlüğe kavuşmasının temel nedenlerinden biri, böylesine güçlü bir sözel yapıya dayalı olmasıdır.
Ertaş’a göre, söz ezgiden doğar ve ancak ezgi ile bütünleşerek canlanıp yaşayabilir. Bu görüşünü; “Hava, sözün anasıdır; hava olmazsa, söz hiçbir şeye yaramaz; sözü yaşatan havadır.” biçiminde dile getirerek ezginin şiire can veren ve bir esere dönüşmesini sağlayan yönünü ortaya koyar. Ancak, ezgi ile can bulup türküleşen bir eserin yaşayabilmesinin en önemli koşulu da, ona göre, sözlerinin niteliğidir. Ertaş bu görüşünü de; “Havanın ömrü sözdür; türküler ölümsüzleşiyor ama mantıksız, yanlış sözler karışıp türküyü öldürüyor.” diyerek bir eserin yaşayabilmesinde sözün önemini vurgulamaktadır.
Ertaş, bir müzik eserinin türkü olabilmesini de öncelikle halkın değerleriyle, halkın dilinden ve halkın anlayabileceği biçimde söylenmiş olması koşuluna bağlayarak yine söz unsuru üzerinden açıklar: “Halkın özü, halkın sözü, havasını bulduysa; bunlar türküdür.”
Her şeyiyle halk olan, halk gibi yaşamış ve ömrü boyunca halkın özünden ve sözünden kopmamış halk sanatkârı Neşet Ertaş, bu güçlü profili ile birinci sınıf halk yaratısı niteliğinde birbirinden değerli çok sayıda şiirler üretmiş, halk dilindeki deyimleri, betimlemeleri, benzetmeleri yine Halk Müziği içerisinde sanat dili ile birleştirerek ölümsüz eserlere dönüştürmüştür. Onun, kendine özgü şairane söyleyişinin temelinde yatan, halka yönelik sergilediği bu toplumcu tavırdır. Söylediği her sözde bireyi değil, daima geneli hedefleyen Neşet Ertaş, türkülerini de halk için söylemiştir.
Türkülerini halkın duygu ve düşüncelerine tercüman olmak üzere söyleyen Ertaş, bu nedenle eserlerinin içerisinde adını belirtmekten özenle kaçınmıştır. Bu konudaki düşüncesi açıktır: “Türkü genele, insanlığa söylenmiştir. Benim olmuş, senin olmuş hiç farkı yoktur! Elli yılı geçkin türkü dostları halkımıza türkü veriyorum; sayısını Allah bilsin! Daha hiçbirinde adımı, soyadımı söylemedim.”
Toplumcu tavır içerisinde dile getirdiği şiirlerinde, her durumu ve her olguyu toplum adına irdeleyen, eleştiren, öneriler sunan Neşet Ertaş; buradan bireye ulaşarak onu eğitmeyi amaçlar. Bireyle empati kurarak, onun algısına seslenen Neşet Ertaş, vermek ya da anlatmak istediklerini en yalın ve anlaşılır biçimde iletmeye çalışır. Ona göre, insanlar doğduğunda bilgisizdirler. Ariflik ise uzun bir zaman içerisinde zor kazanılan bir şeydir. Bu nedenle cahilleri eğitmek için dünyaya gelmiş ariflerin sözlerini buna göre, en anlaşılır biçimiyle ve içerisine hiçbir giz saklamadan, açık bir biçimde söylemeleri gereklidir. Bu anlayış doğrultusunda, söyleyeceklerini daima yabancılaşmadan uzak ve en yalın biçimiyle dile getiren Neşet Ertaş’ın ortaya koyduğu çok sayıdaki deyişlerinin, bireyden topluma uzanan eğitici bir yönü vardır.