Başlığa bakıp da bir generalin ya da Osmanlı Paşasının hanımı filan zannetmeyin. Tam aksine bizim köye taşındığı köyden dolayı Paşa lakaplı bir adamın oğlu Mustafa'nın tek evladı olan Hanım isimli çileli, yoksul bir kadıncağızdan söz edeceğiz.
Hanım kadın, 1890’lı yılların sonunda, zorlu yıllarda dünyaya gelir, Çivi lakaplı hareketli bir kadının oğlu Mustafa ile evlenir. Emir Ayşe adında bir kızı, beline kadar inen, döşünü döven saçları ile nazar oldu derken kızcağız 12 yaşında vefat eder. Hanım kadın, kocası Kurtuluş Savaşında şehit düşmesinin ardından anası Teslime kadını da kaybedince bir anda yapayalnız kalır. Babadan köy evi, zeytinlik, Asmalı Pınarı önünde bahçıvan ve tarlaları vardır. "Dul olmak zor bre oğul" derdi. Köyün zıpır gençlerinden Yarık Ahmet de Kurtuluş Savaşından döndüğünde gözünü, komşuları olan Hanım kadına diker... Fazla söze hacet yok, Kadının adının, adaletin olmadığı o kuruluş ve Kurtuluş döneminde Ahmet, Hanım kadını gebe bırakır. Bir yandan da Arapların Fatma kızını da kaçırır. Arap Dede, Kozalaklı Efeye bir inek vererek Ahmet'e gözdağı verir. Daha sonra Efe tutuklanınca Ahmet bu defa varlıklı Arap Fatma’sından ayrılmaz olur.
Hanım kadın, 3 oğluna geniş avlusunda yer vererek, ev yapmalarının ardından evlendirir. Sonra çocuklarının babası olan Ahmet'in yüzüne bakmaz, kendi yağı ile kavrulur. Sırtladığı odunu kasabada fırıncılara satarak, ekip biçerek zorlu bir yaşam sürer.
Son günlerinde, bembeyaz teni, apak yazması, birkaç merdivenle aşağı inilen mağara gibi evinin temizliği, tatlı dili, tertibi ve düzeni dikkat çekerdi. Bayramlarda biz çocuklar elini öpmeye giderdik. O yoksul haliyle hepimize şeker ve para verir, ben şaşardım. "Bu in gibi evde korkmuyor musun?" önce biraz gülümser, "burası benim cennetim oğul" derdi.
Şehit karısıyım demedi, devletten bir kuruş istemedi, kimseden dilenmedi.
Ayağı kırılmıştı. Bir bayram günü 1982 yılında bu çileli hayata veda ettiğini öğrendim. Hanım teyze, benim üzerimde iz bırakan rahmetle andığım köyümüz yaşlılarımızdan biriydi. Ruhu şad olsun...