Ortadoğu ve Kafkasya coğrafyasındaki Türkiye hariç, Azerbaycan, Ermenistan, İran, Irak, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Yemen vb. ülkelerin hepsinde totaliter diktatörlükler var.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir devamı niteliğindeki bu yeni oluşumlar sürecini ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye ile Irak’ta Donald Trump’ın özel temsilcisi olan Tom Barrack şöyle özetlemişti:
"Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir. Benim için İzmir, Yahudilerin, Müslümanların, Hıristiyanların bir arada yaşadığı, bu toplulukların harmanlandığı bir örnek. Bu tüm dünyada ve Ortadoğu’da olması gereken bir durumdur. Bence Türkiye tüm bunların merkez noktası olabilir!”
Yine son günlerde bazı siyasi şahsiyetler, "Yerli", "Milli" söylemlerine ilave olarak tutturmuşlar bir Osmanlıcılık hayalleri...
Hatta CHP’nin başına mahkeme kararıyla kayyum olarak getirilen Kemal Kılıçdaroğlu da, adeta Tom Barrack ile ağız birliği etmişçesine şu ifadeleri kullandı:
“Osmanlı’nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı.”
Hem Sayın Cumhurbaşkanını Erdoğan'ın hem de Kılıçdaroğlu'nun aynı gün içerisinde yani 9 Haziran 2026 tarihinde Osmanlı'ya dair konuşmaları dikkat çekmişti.
Bu söylemlerin demokrasi ile ilgisinin olmadığı, Monarşik, (Totaliter) Diktatörlük özentilerinden ibaret olduğunu açıklamaya sanırım gerek yok.
Totaliter diktatörlüklerde siyasal iktidar, bir grubun veya sınıfın diğerleri üzerinde kurduğu tahakkümün aracıdır.
Meşruiyet kaynağı aramayan bu iktidar, düzenleyici ya da uygulayıcı gücünü bir yasaya dayandırmaz; toplumu hangi amaçla yönettiğini açıklamadan ve toplumdan onay almadan varlık kazanamaz.
“Maddi kuvvet ve zor kullanma” tekelini elinde bulunduran iktidar ise, bireysel onay ve toplumsal rıza arayışıyla kendisine meşruiyet devşirmeye çalışır.
Siyasal iktidarın meşruiyet arayışı, “Var olan durumu haklılaştırma, statükonun kabulünü yaygınlaştırma ve kurulu düzeni güvence altına alma” çabası olarak özetlenebilir.
Siyasal iktidar kendi meşruiyetinin ölçütlerini belirlerken, kendi dışındakilerin meşruluk alanını, daha doğrusu sistem içerisindeki toplumsal ve siyasal faaliyetin sınırını da çizer.
İktidara yönelik eleştirilere ve farklı meşruiyet yaratma isteklerine karşı kendini savunurken, diğer meşruiyet arayışlarını ötekileştirerek siyaset dışına atmaya çalışır.
İktidarın devamını sağlayan bu meşruiyet arayışı, siyasal iktidarın ötekileri yok etme süreci olarak algılandığında, “Rıza yerine zor, ikna yerine tehdit, güven yerine korku, uyum yerine şiddet ve bütünleşme yerine yabancılaşma egemen” olur.
Parlamenter sistemlerde iktidarın meşruiyeti genel olarak seçimle işbaşına getirilmiş olmasına dayanır.
İktidar olan gruba meşruiyet sağlayan seçim, gerçekte iktidar adayı gruplar arasından seçmenlerin önlerine konulan ve genellikle parti başkanları tarafından belirlenmiş listeler üzerinden bir tercih yapmaları şeklinde gerçekleşir.
İktidara seçilen grubun tüm halkı temsil ettiği varsayımına göre, iktidarın halkın talep ve beklentilerini dikkate almasını gerektirmesine karşın iktidarlar, esas olarak kendi partilerinin programını ve temsil ettikleri sınıfın ve zümrelerin çıkarlarını gözetirler.
Diktatörlük rejimlerinde bile seçimle işbaşına gelen parlamentoların olduğu düşünüldüğünde;
Temsilde eşitlik ve adalet, karar alma süreçlerine katılım, farklılıkların meşruiyeti ve çoğulculuk gibi temel ölçütler dikkate alınmadan rejimin meşruiyeti için seçimin tek başına yeterli olduğu söylenir.
Bir avuç azınlığın iktidarı olan oligarşik diktatörlüğün görünürdeki tüm demokratik kuralları, kendi diktatörlüğünü gizlemeye ve soyut bir demokrasi vaadiyle halkı aldatmaya yöneliktir.
Oligarşi hiçbir zaman oyunu kuralları ile oynamaz ve çıkarlarını zedeleyebilecek her hangi bir duruma asla müsaade etmez.
Bu nedenle Türkiye’de geçerli olan parlamenter sistemimiz, demokrasimizin sınırları oligarşinin çıkarlarına göre çizilmek istenmektedir.
Totalitarizm ise, devletin veya tek bir siyasi partinin, bireylerin hem kamusal hem de özel yaşamı üzerindeki her türlü denetimi tekeline aldığı baskıcı bir siyasi sistemdir. Sivil toplum kuruluşlarının ve muhalefetin yasaklandığı bu rejimlerde, bireysel özgürlükler tamamen ortadan kalkar.
Totaliter rejimlerin diğer otoriter yönetimlerden ayrılmasını sağlayan bazı belirgin özellikleri vardır:
1) Yönetim genellikle tek bir liderin etrafında şekillenir.
2) Lider ve parti, devlet ile özdeşleşir. Toplumu dönüştürmeyi amaçlayan, sorgulanamaz resmi bir ideolojiye dayanırlar.
3) Muhalifleri bastırmak ve kontrolü sağlamak için gizli polis örgütleri ve sistematik şiddet kullanılır.
4) Medya, eğitim sistemi, bilim ve sanat tamamen devlet kontrolündedir ve ideolojik amaçlar doğrultusunda kullanılır.
Totalitarizmde, devlet ve toplum hayatının bütün alanlarını ve gelecek için potansiyel tehlike arz eden muhalefet unsurlarını denetim altında tutan bir parti ve onun iktidarı vardır.
Parti iktidara seçimle gelmiş olsa da, azınlıkta olanların iktidar olmalarına imkan tanımaz ve tek parti diktatörlüğüne doğru yönelim gösterir.
Totaliter parti iktidarda bulunduğu sürece kendi konumunu zayıflatabilecek olan her türlü demokratik adımdan ve açılımdan kaçınır.
Böyle bir partinin iktidarında, lider/şef bir yandan kendi konumuna süreklilik kazandırmaya çalışırken, bir yandan da siyasal ve toplumsal alanı kişisel ihtiraslarına göre istediği gibi yönlendirmeye çalışır.
Totaliter parti, tek kişinin liderliğinde ve liderin çevresindeki küçük bir grup tarafından yönetilir.
Bu sistemlerde parlamentonun olması, 4-5 yılda bir seçimlerin yapılması bu gerçeği değiştirmez.
Türk Ulusu, totaliter bir sisteme geçit verir mi?
En can alıcı soru da bu olsa gerek.
Kanımca siyasiler bu konuda değişik açıklamalar yaparak milletin kafasını bulandırsalar da, özgürlüğüne düşkün olan Türk Milleti Mustafa Kemal Atatürk'ün meşhur sözü "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir", Türk milletinin esaret altına alınamayacağını simgelemektedir.
Kendi yaşamı boyunca bu prensibe bağlı olan Atatürk'ün bağımsızlığı, bireysel ve toplumsal onurun temeli olarak görmesini şiar edinen Türk Ulusu demokrasiden asla ödün vermeyecektir.
Bunu hususu, çok partili hayata geçiş denemeleri, demokrasinin yerleşmesi amacıyla 1924, 1930 ve 1945 yıllarında atılan adımlar. İlk iki deneme (Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet fırkaları) rejim karşıtı tehlikeler ve ekonomik krizler nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, kalıcı ve başarılı geçiş 1946'daki çok partili seçimlerle sağlanması ve 1950 de "Yeter Söz Milletindir!" sloganı ile Demokrat Partinin iktidara gelmesi vakıası teyit etmektedir.