Türkiye’de milletvekilliğinin “geçici bir temsil görevi” yerine “kalıcı bir meslek” olarak görülmesi, halkın yaşadığı sorunlarla siyaset arasındaki mesafeyi ciddi biçimde açıyor.
Etkileri hem karar alma süreçlerinde hem de toplumsal tepkilerde net biçimde hissediliyor.
Türkiye siyasi yaşamında halkın temsiliyeti noktasında fiilen şu tablo oluşmuş durumda: Siyasete genç yaşta girip, hayatının büyük bölümünü parti hiyerarşisi içinde geçiren, geçimini ve statüsünü seçilmiş olmaya borçlu olan, meclis dışındaki hayata dair güncel deneyimi zayıflamış bir siyasetçi profili egemen olmuştur.
Bu durum milletvekilliğini temsil görevi olmaktan çıkarıp, kariyer, statü ve güvence sağlayan bir meslek haline getiriyor.
Milletvekilliği meslekleştikçe: asgari ücretle yaşamanın, işsiz kalmanın, çevresel kirlilikle iç içe yaşamanın, sağlık hizmetlerine erişimdeki sorunların bizzat deneyimlenmesi azalıyor. Sorunlar “yaşanan gerçeklik” değil, raporlardan okunan istatistikler haline geliyor. Bu da özellikle; çevre, halk sağlığı, işçi güvenliği, tarım ve kırsal yoksulluk gibi alanlarda duyarsız veya gecikmiş tepkilere yol açıyor.
Milletvekilliği meslekleştiğinde şu denklem oluşuyor:
Seçmen → bir kere oy verir; Parti → her gün kariyer belirler.
Bu nedenle vekiller çoğu zaman seçmenin değil partinin beklentisini öncelemeye başlıyor. Yerel çevre, sağlık, yaşam alanı sorunları; parti çıkarı, yatırım söylemi veya merkezi politikalar karşısında ikinci plana itiliyor.
Bu durum meclisin denetim işlevini zayıflatıyor, toplumsal sorunların mecliste gerçek karşılık bulmasını engelliyor.
Meslekleşmiş siyasetçinin refleksi genelde şudur: sorunu çözmekten çok yönetmek, tepkiyi yumuşatmaktan çok bastırmak, krizi siyasal maliyete dönüştürmemek.
Bu yüzden: çevre direnişleri, işçi eylemleri, sağlık ve yaşam hakkı temelli itirazlar
çoğu zaman: “marjinal”, “siyasi amaçlı”, “geçici tepkiler” olarak etiketlenir.
Bu da devlet–toplum gerilimini artırır.
Halk şu duyguyu yaşamaya başlar: “Bizi temsil etmiyorlar, kendilerini temsil ediyorlar.”
Sonuçları: Seçime katılımda düşüş, “nasıl olsa değişmez” düşüncesi, siyasetin meşruiyet krizi, sokak tepkilerinin artması.
Yani sorun Meclis’te çözülmeyince, sokakta görünür hale geliyor.
Uzun vadede ülkede milletvekilliğinin meslekleşmesi: Sorunların kronikleşmesine; kısa vadeli popülist çözümlerin artmasına; bilimsel, halk sağlığı ve çevre temelli politikaların geri plana itilmesine; kurumlara duyulan güvenin aşınmasına neden oluyor.
Bu özellikle: Çevresel kirlenme, kanser kümelenmeleri, endüstriyel ve enerji projelerinin sağlık etkileri gibi uzun vadeli ve bilim temelli konularda çok yıkıcı sonuçlar doğuruyor.
Mevcut durumda halkın daha sağlıklı bir temsili için: Milletvekilliği süreyle sınırlı olmalı; meslekten kopmamış, sahayla bağı süren temsilciler olmalı; güçlü yerel denetim ve halk katılımı mekanizmaları kurulmalı; parti disiplini yerine vicdani ve bilimsel sorumluluk öne çıkmalı.
Özetleyecek olursak; Milletvekilliğinin meslek haline gelmesi, halkın sorunlarının siyasette temsilden çok yönetilmesine, çözümden çok ertelenmesine yol açıyor. Bu da toplumsal gerilimleri artırıyor, demokrasiye olan güveni zedeliyor.
Türkiye’de milletvekilliğinin meslekleşmesi, çevre ve sağlık politikalarını doğrudan ve sistematik biçimde etkiliyor. Üstelik bu etki tesadüfi değil, yapısal.
Çevre ve halk sağlığı politikaları seçim döngüsünden daha uzun zaman ister. Sonuçları gecikmeli ortaya çıkar. Etkileri çoğu zaman istatistik, epidemiyoloji ve saha verisi ile anlaşılır. “Gözle görülür kriz” oluşana kadar siyasal maliyeti düşüktür. Bu özellikler, meslekleşmiş siyaset için en kolay ötelenen alanları oluşturur.
Milletvekilliğini bir kariyer olarak gören siyasetçi için öncelik: Bir sonraki adaylık, parti içi konum, merkezle uyum, ekonomik büyüme söylemidir.
Bu denklemde: ÇED raporları, Sağlık etki değerlendirmeleri, Kanser verileri, Kümülatif kirlilik analizleri
“yavaşlatıcı” ve “riskli” unsurlar olarak görülür.
Sonuçta da çevre ve sağlık, kalkınma söyleminin arkasına itilir.
Meslekleşmiş vekiller: Bakanlıklara zorlayıcı soru sormaktan kaçınır; Komisyonlarda teknik ayrıntıya girmez; Bilimsel uyarıları siyaseten “yük” olarak görür.
Bu nedenle: TBMM Çevre Komisyonu ve Sağlık Komisyonu çoğu zaman onay mercii gibi çalışır. Bağımsız bilim insanlarının görüşleri politika metinlerine yansımaz.
Çevre ve sağlık politikalarının en kritik aracı olan ÇED: Siyasi baskı altında hızlandırılır; Halkın katılımı formaliteye indirgenir; Kümülatif etki çoğu zaman hesaba katılmaz.
Meslekleşmiş vekil için ÇED: “Yatırımın önünde aşılması gereken bir prosedürdür.”
Milletvekilliği meslekleştiğinde devlet söylemi şuna evrilir:
•Kanser artışı → “bireysel yaşam tarzı”
•Solunum hastalıkları → “sigara, genetik”
•Çevresel maruziyet → “kanıtlanmamış iddialar”dır.
Bu yaklaşım: Kamusal sorumluluğu bireye yıkar, devletin düzenleyici rolünü zayıflatır, bilimsel belirsizliği politika yapmama gerekçesi haline getirir.
Özellikle enerji, maden ve sanayi projelerinde: Yerel sağlık ve çevre itirazları, “Milli kalkınma”, “enerji bağımsızlığı” söylemiyle bastırılır.
Meslekleşmiş milletvekili: Seçim bölgesinde sağlık sorunu yaşanacağını bilir, ama merkezi siyasette risk almak istemez. Sonuçta yerel halkın bedel ödediği, siyasi merkezin kazandığı bir yapı oluşur.
Meslekleşmiş siyasette:
•Bilim insanı → “danışılan ama bağlayıcı olmayan”
•Saha verisi → “yoruma açık”
•Epidemiolojik bulgular → “kanıt yetersiz” söylemleri ile dışlanır.
Bu da şu sonucu doğurur: Çevresel kanser kümelenmeleri tanınmaz; Sağlık etki değerlendirmesi yapılmaz; Önleyici politika yerine kriz sonrası müdahale tercih edilir.
Bu yapı halkta şu algıyı doğurur: “Devlet bizi değil, yatırımı koruyor.”
Sonuç olarak: Çevre mücadeleleri sertleşir; Sağlık temelli itirazlar siyasallaşır; Bilime güvensizlik artar; Kurumlar meşruiyet kaybeder. Bu da çevre ve sağlık politikalarını daha da uygulanamaz hale getirir.
Türkiye gibi sanayileşme baskısı yüksek, denetim kapasitesi sınırlı, çevresel veri şeffaflığı zayıf, kanser ve kronik hastalık yükü artan bir ülkede milletvekilliğinin meslekleşmesi: Çevre ve sağlık politikalarını en kırılgan alanlar haline getirir.
Özetleyecek olursak: Milletvekilliğinin meslekleşmesi, Türkiye’de çevre ve sağlık politikalarının bilimsel, önleyici ve halk odaklı değil; siyasi maliyet hesabına dayalı, geciktirici ve tepkisel biçimde yürütülmesine yol açmaktadır.