Oldum olası dini kullanıp istismar eden tarikat ve cemaatlerden pek hoşlanmam.
Osmanlı Devleti’nde tarikatlara, tekke ve zaviyelere, ayrıca şeyh ve dervişlere devletin idari ve mali yapısı çerçevesinde çeşitli muafiyetler ve ayrıcalıklar tanınmıştır.
Tanınmış olan başlıca muafiyetler/ayrıcalıklar (vergiden ve askerlikten arık tutulmak) şeklinde tezahür etmiştir. Bu cemaatlerin mevcut yönetimle ilişkileri sıcak tutarak kendilerine ve müritlerine imtiyaz imkanı sağlamaları toplumsal üretimin üzerine bir asalak gibi konup halk kitlelerini sömürdükleri tartışma götürmemektedir.
Bunu durumu yerinde ve isabetli bir şekilde saptayan M. Kemal Atatürk, 1923 devrimleri kapsamında 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilen ve 13 Aralık 1925'te Resmî Gazete’de yayımlanan 677 sayılı Kanun ile gerçekleştirilmiştir. Tekke ve Zaviyelerin yasaklanmasını sağlamıştır.
Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında ekinliklerini gizlilik içinde yürüten cemaat ve tarikatlat özelikle 1950’den sonraki çok partili hayatımızda muhafazakarlığı ön plana çıkaran siyasal yapılarla, oy devşirmek uğruna verilen ödünler neticesi iç içe dirsek temasına geçerek milli gelirlerden toplumsal kazanımlardan adeta bedava geçinmişlerdir.
Fazla örneklemeye gerek var mı ki, Çalınan sorular ile devlet bürokrasisinin ele geçirilişi ve emeğinin karşılığı olarak hak sahibi olan vatan evlatlarının emeklerinin FETÖ aracılıyla heba edilmesi misali yetmez mi?
Ülkedeki yaşanılan son gelişmeler yayınlaması, MÜSİAD Hüdayi Vakfı’nın bir bildiri yayınlaması, MÜSİAD başkanının da Hüdayi’nin bildirisi için “Altına imzamı atarım” diyebilmesi. Şahsen bana ne oluyor yahu dedirtti.
“Erenköy Cemaati” diye bilinen dinci yapının bir bildiri yayınlanması daha beklenen bir durum iken Hüdayi’nin çıkışı, enteresan bir umut yansıtıyor.
“Toplumsal çürümeyi kabullenmiyoruz!” gibi bir başlık kullanılması ve hemen altına “İnsan kalmak için bir çağrı” diye not düşülmesi ...
Adeta insanlığın bittiğine, toplumsal çürümenin zirvelere tırmandığına dem vurarak, insan kalma çağrısı olarak algılanmalıdır.
Türkiye'de siyasal ahlakın çöktüğünü, toplumsal çürümenin doruk yaptığını kabul etmeyip aksini savunabilecek bir tane bile bir ahlaklı ve vicdanlı insan bulabilir miyiz?
“Nereden Buldun Yasası” (4369 sayılı Kanun), 9 Ocak 2003 tarihinde yayımlanan 4783 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Yasanın Amacı: Bildirilmeyen, kaynağı belirsiz ya da vergisi ödenmeyen servet artışlarının, mal ve hakların kaynağının açıklanmasını sağlamaktı.
Ancak kaldırılma gerekçesi olarak; "Biz bu yasa ile il ve içe başkanı yapacak kişileri bulamayız!" diye belirtmişti ülkenin üst aklı muhteremler.
Türkiye’de Siyasi Ahlak Yasası (veya Siyasi Etik Kanunu) teklifleri, kamu yönetiminde dürüstlük, şeffaflık, hesap verebilirlik ve yolsuzlukla mücadele sağlamak amacıyla siyasi partiler ve milletvekilleri tarafından uzun yıllardır Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşınmaktadır.
Teklifleri genel olarak; Mal Bildirimi: Milletvekillerinin, bakanların ve merkezi/yerel düzeydeki tüm seçilmişlerin mal varlıklarının şeffaf biçimde bildirilmesi ve periyodik denetimi.
Çıkar Çatışmalarının Önlenmesi: Kamu kaynaklarının kişisel veya ticari çıkarlar için kullanılmasının engellenmesi, siyaset-ticaret-medya ilişkilerinin kurallara bağlanması.
Hediye ve Menfaat Kuralları: Siyasi temsilcilerin kabul edemeyeceği hediye, yardım ve çıkar ilişkilerinin sınırlandırılması.
Siyasetin Finansmanı: Siyasi partilerin ve seçim kampanyalarının finansmanında şeffaflık.
Bağımsız Denetim Mekanizmaları: Tekliflerde genellikle TBMM bünyesinde veya bağımsız bir kurul/daire vasıtasıyla etik denetim yapılması öngörülür.
Ahmet Davutoğlu'nun başbakanlık dönemi de dahil olmak üzere farklı zamanlarda siyasi ahlak ve şeffaflık paketleri gündeme gelmiş, ancak geniş kapsamlı ve kalıcı bir yasal düzenlemeye dönüşememiştir.
Güncel Tartışmalar: TBMM genel kurulunda ve komisyonlarında siyasi etik kurallarının yetersizliği, milletvekilliği dokunulmazlığı ile etik denge ilişkisi ve mal varlığı denetimi konularında çeşitli kanun teklifi eleştirileri ve çağrıları yapılmaya devam etmekte ise de duymaya artık aşina olduğumuz "MHP ve AKP oylarıyla reddedilmiştir." sözleriyle neticesiz kalmaktadır.
İşte böyle bir atmosferde yayınlanan cemaat bildirisi dikkate şayandır.
Yaşanılan Fon krizi ile kaleme alınmış, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucunu vurgulayıp, suçlular ve sorumluların hesap vermeden kimsenin güvencesi olmadığından söz etmektedir.
“Sadece şikâyet eden, alternatif üretmeyen, güçlünün yanlışına susup sadece zayıfın hatasını dile getiren bir ahlâk söylemi, inandırıcılığını kaybetmeye mahkûmdur. Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlâktan bahsetme hakkını da kaybeder.”
Bu sözlerin altına ben şahsen imza atarım. Sağ duyulu, vicdanlı herkes buna hayır diyemez.
“Toplumlar bir günde yıkılmaz. Önce utanma ölür, sonra kötülüğün adı değişir, en sonunda kötülük alkışlanır. Biz bugün bu üç basamağın üçünü de aynı anda yaşıyoruz.”
Alın size şapka çıkartılacak türden bir tümce daha...
Farkındayım, yazımın başındaki kanaatim ile sonuç bölümündeki övgülerim arasındaki tezatlığın ayırtına vardığınızın.
"Yiğidi öldürsen de hakkını teslim etmek gerekir”, değil mi?