Taş değiliz ya

Sanki günümüz insanını, dert yüklü yüz binleri, milyonları anlatıyor gibi; şair Ümit Yaşar Oğuzcan şu dizeleriyle sesleniyor bize:

Yürüdük, çelme taktınız.
Oturduk, tepeden baktınız.
Uçacak kuş değiliz ya…
Güldük, yüzümüze bakmadınız.
Ağladık, kendi hâlimize bırakmadınız.
Sussak olmuyor,
Konuşsak kızıyorsunuz.
Taş değiliz ya…

Gerçekten de her gün içimizden ve dışımızdan ruhumuza dokunan, kimi zaman acıtan yüzlerce olayı ya duyuyor, ya görüyor ya da bizzat yaşıyoruz. Koşturmalarımız, bazen de “aman, boş ver” diyerek kaçışlarımız; sorunlarla yüzleşmemek için direksiyon kırışlarımız sürüp gidiyor. Böylece insan, pragmatik çıkar hesaplarıyla günü kurtardığını zannediyor.

Peki, o sorunla ilgili bilgiye, belgeye, tarihsel sürece, sosyal ve ekonomik şartlara bakarak sebep-sonuç ilişkisini gerçekten analiz ediyor muyuz? Yoksa keskin siyasi ve ideolojik görüşlerin birer “tetikçisi” gibi mi davranıyoruz? Çoğu zaman yargılarımızın subjektif olduğunu kabul etmek zorundayız. Konulara hak, hukuk ve adalet terazisiyle değil; “bizden” ya da “karşı taraftan” diye bakıyoruz.

Oysa suç kimden gelirse gelsin, hangi görüşten olursa olsun gerekli işlemler yapılabilse, toplumun devlete ve adalete olan güveni güçlenecektir. Bu mesele sadece hukuk ve yargı meselesi de değil elbette. Toplumu ayakta tutan aile, eğitim, kültür ve ahlâk gibi temel kurumların durumu da en az bunun kadar önemlidir.

Ancak dünyadaki hızlı teknolojik gelişmeler, toplumsal değişimi de beraberinde getirdi. Doğrusu-yanlışı süzmeden, özellikle çocuklar ve gençler; sosyal medya, sanal kumar, hızlı tüketim kültürü gibi unsurların etkisiyle farklı değer yargılarının içine çekildi. Büyük şehirlerde başlayan bu kültürel savrulma, zamanla toplumun geneline yayıldı. Ünlüler dünyası rol model hâline getirildi; siyasetçi, bürokrat ya da güç sahibi bazı isimlerle ilgili tartışmalar da kamu vicdanını zedeleyen kanaatlerin oluşmasına yol açtı.

Öte yandan güvenlik güçleri, suç örgütleri ve uyuşturucuyla mücadelede gece gündüz operasyonlar yapıyor. Buna rağmen toplumda “yakalananlar küçük satıcılar, asıl baronlar yakalanmıyor” eleştirisinin yaygın olduğu da bir gerçek. Uyuşturucu meselesi ise artık sadece güvenlik değil, büyük bir sosyal yara hâline gelmiş durumda.

Geçtiğimiz günlerde dost sohbetinde duyduğum bir söz, zihnime adeta kazındı:
Eskiden kız tarafı, evlenecek genç için “İçki, sigara içiyor mu?” diye sorardı. Şimdi ise “Onlar bir şey değil… Yeter ki uyuşturucu kullanmasın!” deniliyor.

Bu değişim bile sorunun boyutunu anlatmaya yetiyor. Çünkü aileler görüyor ki bu illet; genci de, eşini de, anne babasını da, toplumu da yıkıma sürüklüyor. Sokaklar, umutlarını kaybetmiş gençlerin trajik hikâyeleriyle doluyor. Ardından cinayetler, bıçaklamalar, kadınlara yönelik şiddet, parçalanan aileler… Her gün artan acı olaylar içinde yorgun düşmüş bir toplum…

İnsanlar umut arayışında çoğu zaman ilahi bir sığınağa yöneliyor. Özellikle Ramazan ayı, bu yüzden daha da anlam kazanıyor. Çünkü Ramazan; sabırdır, paylaşmadır, rahmet ve berekettir. İftar sofralarında zengin-fakir ayrımı olmadan aynı çorbaya kaşık sallamaktır; gönüllerin buluşmasıdır.

Bazen “Nerede o eski Ramazanlar?” diye sorarız. Ama o eski insanlar, o eski büyüklerimiz, o eski günler kaldı mı? Geçen yıl yanımızda olan nice insan bugün aramızda değil. Hayatın gerçeği bu: Gelen gidiyor, giden geri gelmiyor.

Öyleyse kırılan kalpler, bitmeyen hırslar, doyumsuz istekler niye? Hepimiz biliyoruz ki er ya da geç herkes musalla taşına uzanacak. Ölüm geldiğinde kimseye “hazır mısın?” diye sorulmuyor.

Şair Zeki Ömer Defne bunu ne güzel anlatır:

“Bir gün bir mektup gelecek…
Zarfsız, kâğıtsız, pulsuz…
Vurulacak kapınız,
Çağrılacaksınız…”

Halk arasında sıkça verilen örnekler de bunu hatırlatır: Sakıp Sabancı da, Vehbi Koç da bu dünyadan göçerken hiçbir şey götürmedi.

Yazının sonunda ise Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şu sözlerini hatırlamak, belki hepimize bir hayat dersi olur:

“Paranızla övünmeyin; belki biriktirdiğiniz paralar ölüm fermanınızdır.
Makamınızla övünmeyin; belki koltuğunuz hapishanenizdir.
Evladınızla övünmeyin; belki doğurduğunuz katilinizdir.
Şöhretinizle övünmeyin; belki zafer sarhoşluğunuz yenilginizdir.
Dıştaki kibir, içteki fakirliğin eseridir.”

Ne kadar anlamlı, ne kadar ibretlik…

Hayırlı Ramazanlar diliyorum.
Kalın sağlıcakla.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.