Türkiye’de eğitim sisteminin psikososyal yansımaları
Bugün okullarda karşı karşıya olduğumuz temel sorun, yüzeyde görünen güvenlik açıklarından ibaret değildir. Güvenlik görevlilerinin artırılması ya da X-ray cihazlarının kurulması, yaşanan problemleri yalnızca görünür düzeyde kontrol altına almaya yönelik geçici önlemlerdir. Oysa bu tür uygulamalar, sorunun kendisini değil; yalnızca sonucunu hedef almaktadır.
Eğitim ortamlarında ortaya çıkan şiddet, uyumsuzluk ve davranış problemleri; çoğu zaman bireyin sistem içinde kendine yer bulamamasının, anlam üretememesinin ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanamamasının bir yansımasıdır. Bu nedenle mesele, güvenliği artırmak değil; öğrencinin eğitimle kurduğu bağı yeniden inşa etmektir.
Sorunu gerçek anlamda çözebilmek için, eğitim sisteminin bireyin ilgi, yetenek ve psikolojik gelişim düzeyine uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Aksi halde okul, öğrenmenin ve gelişimin mekânı olmaktan uzaklaşarak; zorunlu bir bulunma alanına dönüşür. Bu dönüşüm ise beraberinde yabancılaşmayı, kopuşu ve davranışsal sorunları kaçınılmaz olarak getirir.
Unutulmamalıdır ki; güvenlik önlemleri sonuçları kontrol eder, ama sağlıklı bir eğitim sistemi sorunları ortaya çıkmadan engeller.
Asıl ihtiyaç olan şey, daha fazla kamera değil; daha fazla anlam, yön ve insan odaklı eğitimdir.
2012 yılında Türkiye’de uygulamaya alınan 4+4+4 eğitim sistemi ile zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması, niceliksel açıdan önemli bir genişleme sağlasa da; niteliksel düzeyde derin ve çok boyutlu tartışmaları beraberinde getirmiştir. Eğitim politikalarının büyük ölçüde “okullaşma oranını artırma” hedefi üzerine kurulması, bireysel farklılıkları, ilgi alanlarını ve psikolojik hazırbulunuşluğu ikinci plana iten bir yapı doğurmuştur.
Bugün sınıf içinde gözlemlenen en temel problemlerden biri; öğrenmeye karşı isteksiz ya da motivasyonu düşük öğrencilerin sistem içerisinde zorunlu olarak tutulmasıdır. Bu durum yalnızca akademik başarısızlık üretmekle kalmamakta; aynı zamanda sınıf içi düzeni bozmakta, davranış problemlerini artırmakta ve öğrenmeye açık öğrenciler üzerinde olumsuz bir sosyal model oluşturmaktadır.
Sistemin en kritik kırılma noktalarından biri ise, “çaba–sonuç ilişkisi”nin zayıflamasıdır. Sınıfta kalma uygulamasının fiilen ortadan kalkmasıyla birlikte öğrenciler açısından emek ile sonuç arasındaki bağ bulanıklaşmış; öğrenme sorumluluğu yerini zorunlu devamlılığa bırakmıştır. Bu durum, eğitimi aktif bir gelişim süreci olmaktan çıkarıp, pasif bir zaman doldurma mekanizmasına dönüştürme riski taşımaktadır.
Ancak günümüz eğitim sisteminin en çarpıcı yansıması yalnızca sınıf içi dinamiklerde değil; sınav odaklı başarı anlayışında görülmektedir. Bugün okullarda ve aile içinde en sık duyulan sorulardan biri şudur:
“Kaç net yaptın?”
Bu soru, eğitim sisteminin özünü özetleyen bir göstergedir. Öğrencinin merakı, yeteneği, duygusal gelişimi ya da bireysel potansiyeli değil; yalnızca sayısal performansı ölçülmektedir. Özellikle LGS (Liselere Geçiş Sistemi) süreciyle birlikte öğrenciler, yoğun bir rekabet ve kıyaslama döngüsünün içine girmekte; aile baskısı ile ezbere dayalı bir başarı modeline yönlendirilmektedir.
Bu süreçte birçok öğrenci, kendi ilgi ve yeteneklerinden bağımsız şekilde “iyi bir liseye yerleşme” hedefiyle hareket etmekte; ancak bu hedefe ulaşıldıktan sonra ciddi bir anlam boşluğu ve yönsüzlük yaşamaktadır. Çünkü sistem, öğrenciyi sınava hazırlamakta; fakat hayata hazırlamakta yetersiz kalmaktadır.
Sonrasında ortaya çıkan tablo ise çoğu zaman benzerdir: El becerisi gelişmemiş, duygusal farkındalığı zayıf, iletişim becerileri sınırlı ve yalnızca teorik bilgiyle donatılmış bireyler…
Bu durum, üniversite sürecinde daha da belirginleşmekte; öğrencilerin önemli bir kısmı ya üniversiteye yerleşememekte ya da yerleşse bile eğitim sürecini anlamlandıramamaktadır. Nihayetinde ortaya çıkan “diplomalı ama işsiz gençlik” gerçeği, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sistemsel ve psikososyal bir sorunun yansımasıdır.
Psikolojik açıdan değerlendirildiğinde, bireyin ilgi ve yeteneklerine uygun olmayan bir eğitim sürecine zorlanması; dikkat dağınıklığı, davranışsal problemler, içe kapanma ve saldırganlık eğilimlerini artırabilmektedir. Özellikle şiddet içerikli dijital oyunlara yönelim, çoğu zaman bireysel bir tercihten ziyade; sistem içinde anlam bulamayan bireyin alternatif uyarım arayışı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu noktada Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı önemli bir çerçeve sunar. Piaget’ye göre öğrenme, bireyin gelişimsel düzeyiyle uyumlu olduğunda anlamlıdır. Gelişim düzeyine uygun olmayan eğitim ortamları ise bireyde direnç ve uyumsuzluk üretir.
Benzer şekilde B. F. Skinner, öğrenmede pekiştirmenin önemine dikkat çeker. Eğer bir sistemde çaba ile sonuç arasında net bir ilişki kurulamazsa, bireyin motivasyonu giderek azalır. Günümüz eğitim sistemi, bu bağın zayıflaması nedeniyle kendi içinde öğrenme üretme kapasitesini de zedelemektedir.
Ancak belki de en kritik sonuç; duygularını ifade edemeyen, kendini tanımayan ve iletişim kurmakta zorlanan bir neslin oluşmasıdır. Akademik bilgiye maruz kalan ancak duygusal zekâ, empati ve kendini ifade becerileri yeterince gelişmeyen bireyler; hem sosyal ilişkilerde hem de iş yaşamında ciddi uyum sorunları yaşamaktadır.
Oysa geçmiş dönemlere bakıldığında, eğitim yalnızca akademik başarı üzerinden tanımlanmamaktaydı. Meslek edinme, üretkenlik, ustalık ve hayat becerileri de en az akademik bilgi kadar değer görmekteydi. Bugün ise sistem, tek tip başarı anlayışı üzerinden ilerlediği için farklı potansiyelleri görünmez kılmaktadır.
Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: Eğitim herkes için zorunlu mu olmalı, yoksa herkes için uygun hale mi getirilmelidir?
Her bireyin akademik başarıya yönelmesi beklenemez. Bu nedenle ilkokul sonrası süreçte, akademik eğitime devam etmek istemeyen bireylerin sistem dışına itilmeden; nitelikli mesleki eğitim ve beceri temelli programlara yönlendirilmesi, hem psikolojik sağlık hem de toplumsal üretkenlik açısından daha sürdürülebilir bir model sunacaktır.
Sonuç olarak; sorun zorunlu eğitimin varlığı değil, tek tip ve esnek olmayan yapısıdır. Eğitim sistemi bireyi kalıba sokmaya çalıştıkça, birey sistemden uzaklaşmaktadır.
Çünkü eğitim; herkesi aynı yolda yürütmek değil, her bireyin kendi yolunu bulmasına imkân tanımaktır.
Prof. Dr. Kürşat Şahin YILDIRIMER
15 Kasım Kıbrıs Üniversitesi
Öğretim Elemanı – Klinik Psikolog


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.