• BIST 1.417,700
  • Altın 531,58
  • Dolar 9,2950
  • Euro 10,7700
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 9 °C
  • Aydın 14 °C
  • İzmir 17 °C
  • Denizli 10 °C
  • Muğla 12 °C

Çakırcalı Mehmet Efe

Nevzat ARSLAN

Gündem oldu,

Sedat Peker…

**

En iyisi ben size Çakırcalı Mehmet Efe’yi anlatayım.                                                                

Çakırcalı, Yörük Ali ve Zeybek efsaneleri ile büyüdük biz adeta.                                    

İlk seyrettiğim film, rahmetli amcamın götürdüğü, atların üzerime geldiğini zannederek korkup bir ara ağladığım “Dokuz Dağın Efesi”  adlı Çakıcı filmidir.                                                                  

Bir yere bakmadan, sormadan, çala klavye başladım yazmaya.                            

Uzunca bir yazı,                                                                                              

Yazması bizden…                                                                                                  

Canınız nasıl isterse,                                                                                            

okuması, dinlemesi sizden…

**

Hemiteli Yaşar Kemal, Çakırcalı Mehmet Efe’nin hayatını yazmak için yöreye gelir. Ödemiş, Nazilli, Bozdoğan ve Yenipazar’da araştırmalar yapar. Buralarda “İnce Memed” adının çok geçtiğini fark eder. Daha sonra yazdığı 4 ciltlik İNCE MEMED romanlarının esin kaynağını bu topraklarda bulduğu anlatılır. Sözgelimi bizim Karaçakal Türküsünde İnce Memed teması da işlenmektedir. 

**

“Çakırcalı” kelimesi halk arasında “Eli çabuk” anlamında da kullanılır.                       

Aslında Çakırcalı Mehmet Efenin ailesinin, sülalesinin tanımlanması olasıdır.                        

Halk arasında “ÇAKICI” olarak tanınır, biz de Çakıcı olarak yazacağız.         

Çakıcı Mehmet Efe (1872-1912) yılları arasında yaşamış, tarih farklılıkları ise, Rumi ve Miladi takvim farklılıkları nedeniyledir.

Çakıcı Mehmet Efe, Ödemiş’in Ayasuluğ (Şimdiki adı Türkönü) köyünde 1872 de dünyaya gelmiştir.

Osmanlı, düze inmiş efeleri, tekrar dağa çıkmamaları için öldürme kararı alır.  Eski bir efe olan Çakıcı Ahmet Efe’yi öldürme görevi Boşnak zaptiye Hasan Çavuşa verilir. Bir çeşme başında cemaatle akşam namazı kılınması esnasında,  Hasan Çavuş, önünde secdeye kapanan Çakıcı Ahmet’i sırtından hançerleyerek öldürür. Oğlu Mehmet 11 yaşındadır.

Mehmet 18 yaşlarına gelene değin tütün kaçakçılığı yapar, bu arada bazı cinayetlerle adı anılır, Zaptiye Kumandanı Hasan Çavuş ise, Mehmet’in babasının intikamını alacağı sözlerinden de korkmaktadır. Hasan Çavuş, bir baskında tüfeğini Mehmet’in anası Hatçe kadının bacakları arasına uzatarak “O piçi buradan mı çıkardın?” deyince, kadın oğluna haber salar, intikam almasını, yoksa sütünü helal etmeyeceğini söyler.

Çakıcı Mehmet, Hacı Mustafa, Çoban Mehmet, Kara Ali, Arap Mercan, Harmanlıoğlu Ahmet ve Sinan adlı kızanları ile yola çıkar. Hacı Mustafa acımasız ve baş kızan olmuştur. Bu kızan isimlerini köyümüzden Hacı Âşık Mehmet kızı Rahmetli Kezban Teyze çocukluğunda görmüş, çadırlarına, evlerine defalarca misafir olmuş Çakıcı kızanlarını tek tek bize söylerdi.

Çakıcı Mehmet Efe ve kızanları Ödemiş’in Kaymakçı Mezarlığına saklanır, Hasan Çavuş atına binmiş, Mülazım Hüsnü ile eşkıya takibindedir.  Çakıcı ayağa kalkar, tüfeğini doğrultarak “Hasan Çavuş, sen benim babamı öldürürsün ha! Al sana” tek kurşunda Çavuş yere yıkılır, zaptiyeler yere yatar, Mülazım Hüsnü ise, at sırtında, tabancasıyla sağa sola ateş etmektedir.                                                                    

“Hüsnü Efendi seninle işimiz yok, geri dön”

Dense de mülazım efendiyi Çoban Mehmet, yaralamak zorunda kalır. Çakıcı Mehmet Mezarlık duvarı üzerinden seslenir;

”Söylen Osmanlıya, Çakıcı Mehmet dağa çıkmış deyiverin”                                  

**

Ayasuluğ’a uğrar, anasının elini öper, helallik ister ve dağlara yönelir.  

Muğla Postası soygununu yapması ile ününe ün katar.

**

Çakıcı Mehmet Efe neticede eşkıyadır, adam öldüren, döven, söven, zenginleri dağa kaldıran, soygun yapan, haraç alandır. Yanındakilerde çoğu ipten, kazıktan kurtulanlardır.  Yine de bir Efelik kültürü vardır. Efe “Kızanına et, atına ot yedirendir”.  Kızanlarını eğitir, kimsenin namusuna tenezzül etmeme, Zenginden alıp fakire vermek, Yoksul aile çocuklarını evlendirmek, çaresiz ailelere çare olmak, Babasının hocaya gönderip eğittiği Çakıcının dindarlığı da anlatılır. Bu adam öz teyzesi dâhil, 1050 den fazla insan öldürmüş, ardından 2 rekât namaz kılarak ben haklıydım dediği anlatılır. Bizim Yörük atalarımızın arasında barınmış, kimseye kötülüğü olmamış, adalet dağıtan bir eren gibi anlatılırdı. Derdi olan Efe’ye koşar. Osmanlı’nın o son demlerinde mahkeme yerine işleri Efe çözmektedir. “Adalet işlemezse” sorusuna cevap bir dönemdir. Kendisini koruyanlar hapse atılmış, hapishanelerde efeye yataklık yapanlardan ölenler de olmuştur.

**

Ödemiş Dağlarında, Kemer Yaylasında gece vakti, bir Yörük çadırına girdiklerinde ocağın başında karı-koca ihtiyarın ağlayarak yas tuttuklarını görürler. İhtiyar Yörük başlar anlatmaya, “Çakıcı Efeyiz diyerek çadırımıza geldiler, biz Efeyi insan bilirdik, kızımı alıp götürdüler, bir de hayvanımızı aldılar” diyerek beddualar yağdırmaya başlar. Efe  “Gidiyoruz” diyerek kızanlarına seslenir. İleride dere kenarında büyük bir ateş yanmaktadır,  etrafını çevirirler, Arnavut çete ateşi yakmış, etleri ocağa koymuş, bir kişi saz çalmakta, hadi kız diyerek Yörük kızını, bıçak saplayarak oynatmaya çalışmaktalar, kız bir ara kaçar, tekrar yakalanır. Zaten sarhoş olmuş 9 kişilik Arnavut çetesinin elleri bağlanır. Çakıcı Mehmet Efe, korkunç bir şekilde, yanan ateşin içine Arnavut çetesini sırayla canlı canlı atmışlardır Tekrar çadıra dönüldüğünde kızı teslim eder. Iraz (Raziye ) adlı bu kızla evlendiği de anlatılır. Şu sözlerin duyulmasını, yayılmasını ister.           

“İbret olsun ki, kim adımı kullanırsa sonu böyle ola

**

Çakıcı Mehmet Efe’nin ünü yayılmaktadır.                                                                         

Padişaha kadar adı gitmiştir.                                                                          

Abdülhamit’in saray korumalarından 40 kişilik gönüllü Arnavut gurup Çakıcı Efenin halli için görev alır. İstanbul’dan yola çıkarak İzmir Valisi Kamil Paşayı ziyaretin ardından Ödemiş’e varırlar. Sağda solda efeyi sorarlar, yer, içer, yatarlar. Bir türlü dağlara yönelmek istemezler. Bir kahvede oturmuş sohbet ederlerken ocakta Çakıcı kızanı Çoban Mehmet durmaktadır. Martinini eline alır, bu esnada kahvenin camları şangırtıyla kırılarak her taraftan namlular uzanır. Yine tıknaz, kısa boylu silahsız bir adam girer, şöyle bir tur atattıktan sonra, “Çakıcı benim ülen. Siz beni ararmışsınız, derime saman dolduracakmışsınız, haydi öldürün beni, haydi kolaysa öldürün ya da def olun gidin, ilk trenle…”  Bu esnada omuzunda torba asılı bir çocuk, elinde makas ile içeri girer, saray adamlarının feslerindeki püskülleri tek tek keserek torbaya doldurur.  Aksilik bu ya o gün, Ödemiş’te fes ve alayalı dükkânları kapalıdır. Padişahlıktan gelen gurup Vali Kamil Paşanın odasındadır. Adımızı duyan Çakıcı kaybolup gitmiş derlerken, Valiye bir kese gelir, Keseyi boşaltan vali 40 fes püskülünün masaya döküldüğünü görür, püskülsüz feslere gözü ilişir ve gülümser…

**

Çakıcı Mehmet Efe Madran Dağındadır,                                                                            

Bir köylü genci ısrarla görüşmek istemektedir, kızanlar getirir, “Efem! Benim babam sizlere ömür, emmim, dayım da yok. Kız istesek vermemekteler. Çaresiz kaldım. Bize bir babalık yap efem.”  Efe duraklar,  “Tamam, bir hâl yol ederiz.”                                                                                               

Efe, gence kız ister, everir, çadırını hazırlatır, önüne keçi ve inek verir. Kendi parasıyla mı? Hayır. İmece usulü. İki ondan, üç bundan derken, genci adam eder. Efe, bu sebeple çok sevilip sayılır.

**                                                                                                                                                    

Bozdoğan üzerinde Yenipazar’a bağlı Alioğullar köyünde,  anası-babası devrin bulaşıcı ince hastalığı, veremden ölünce Ahmet, ikiz kardeşi Mustafa ile öksüz kalakalırlar. Çakıcıya yoksul ve çaresiz bu ikiz kardeşin halleri anlatılır. Efe daha önceden Bozdoğan kasabasının üstündeki yamaçlıkta,  Papazlık köyündeki öksüz, kimsesiz, gelinlik çağına gelmiş, ikiz kız kardeşleri evlendirmek istemektedir. Ahmet ve Mustafa kardeşleri de görünce bunları evlendirmeyi kafasına koymuştur. Kızları at sırtında Alioğullar köyüne al duvaklı gelin getirirler. Köyün altındaki düzlükte düğün meydanı kurulur. Çakıcı, kızanlarını yiyip, içip eğlenmeleri için meydana gönderir, kendisi yaşlılarla birlikte köyde oturur, yer içer. Evlenen bu kardeşlerden Ahmet (Bey lakaplıdır) Mustafa ise, sonrasında askere çağırılır. Çanakkale’de şehit düşer. 

**

Çakıcı Mehmet Efenin, bizim Yörüklerle tanışması sıkıntılı olur.

Dedemin dedesi Hacı Süleyman’a haber gönderir.                                                 

“Hacı Süleyman bize 500 altın göndersin”                                                         

diyerek, ölümle tehdit eder, ya altın ya da can.                                                             

Gecenin bir vaktinde köpekler “ hav” der,                                                              

çadırın dört bir tarafından dört tüfek namlusu uzanır,                                                    

içeriye selam vererek Çakıcı Mehmet Efe girer.                                                                       

“Hacı 500 altın hazır mı?” diye de sorar.                                                                                             

Hacı Süleyman,                                                                                                                   

“Efe ben önümdeki davarlarımın hepsini satsam o parayı etmez.”                                                     

“Yenipazar’da dükkânların, çalıştırdığın adamların varmış diyorlar.”                                  

“Efem haftada bir gün, birkaç davar kestiğim kargı örtülü bir yerim var,          

oğlum yardım eder. Ne dükkânlarım ne de adamlarım var”                                                                 

“Allah, Allah! Bizi aldatan biri mi var?”                                                                                      

Derken bir Yusufçuk Kuşu öttü, bu kızanların zararsız biri geliyor işaretiydi. Beydağ’ından dönen Kundakçı Ali Molla çadıra giriverdi, pür silah zeybekleri görünce eli, dili tutuldu. Su filan içirdiler. Etraftan gelenler, duyanlar oldu. Hacı Süleyman’ı efenin elinden kurtardılar.

Çadırın önüne büyük çalı ve odunlardan bir ateş yakılır. Hacı Süleyman, oğlağı kesip yüzmeye başladı.  Komşu çadıra gönderilen Döndü Kadın ve kızlar da ateşi görüp geldiler. Etler, kavurmalar kaynadı, pişti. Efe, kızanları ve ahali hep birlikte karınlarını doyurdular.

Efe: “Hacı!” diye baş kızanına seslendi. Bu kez seslendiği, Hacı Mustafa kuşağına davrandı. Soygun için geldikleri yere, keçenin altına bir oğlak bedelini koydu. Gecenin karanlığında yitip gittiler.

Sonraki gelişinde Efe, Hacı Süleyman’ın çadırına çuvallarla dolu kumpir (patates) gönderir. Rahmetli İbili Hatçesi anlatırdı; “Ben patatesi ilk kez o zaman gördüm, nasıl yendiğini orada öğrendim. Yanan ateşin közlerine attığımız kumpirleri yiyerek ne kadar mutlu olduğumuzu anlatamam” der, Efe için dua ederdi…

**

Çakıcı Mehmet Efe, Donduran köyündeki Yörük Beyimiz Bekir Bey’i hanay evinde ziyaret etmektedir. Bir ucu devlet, Osmanlı diyerek de tehlikeli bulurdu. Çakıcı’nın, Bekir Bey’in yanında tebdili kıyafetle olduğu bir gün gözcü kızanı zaptiye geliyor der. Bekir Bey arka pencereyi açar,  “Aha Efem buradan sıvış” diyerek korkudan ellerini ovuşturmaktadır. Çakıcı “Ne münasebet canım beraber karşılayalım” der. Mülazım Arap Nuri, Çakıcı peşindedir. Daha sonra Kurtuluş Döneminde Nazilli Zaptiye Kumandanı Binbaşı Arap Nuri Bey olarak anılacaktır. Dağlardan geliyorlardı, Çakıcıyı aramış, sormuşlar, konuşturmak için epey insanı da korkutarak yorgun, argın, perişan dönmekteler. Herkes Çakıcıyı iri yarı, uzun boylu, pos bıyıklı diye anlatmaktadır. Bekir Bey, Çakıcıyı köylüklerden diye tanıtır. Bir ara zaptiyelerden biri Çakıcıya ana-avrat küfür edince Efe dayanamaz, yakasına yapışır, görmediğin, bilmediğin adama nasıl söversin diyerek, Bekir Beyin ömründen ömür gider, ortalığı yatıştırır…

**

“İzmir’in kavakları,

Dökülür yaprakları,

Bize de derler Çakıcı,

Yâr fidan boylum,

Yakarız konakları.

 

Selvim senden uzun yok,

Yaprağında gözüm yok,

Kamalı da Zeybek vurulmuş,

Yâr fidan boylum,

Çakıcı’ya sözüm yok…”

**

Çakıcı Mehmet Efe kayanın başına oturmuş, keyfi yerindedir.                                     

Aşağılarda davar ardında olan Çoban Musdan'ın oğlu Osman'ı (Anamın dedesi, Çanakkale'de şehit olmuştur) görür, boylu, poslu bu delikanlıyı yanına kızan almayı düşünür. Hacı Mustafa, Osman’ın eline boş bir kahve fincanı tutuşturur. Çakırcalı, uzun uzun nişan alır, tetiğe dokunur, fincan tuz buz olur.                    

Hacı Mustafa koşarak gelir, elini Osman'ın kalbine götürür.                                         

Efesine seslenir:                                                                                                                 

”Efe’m, bu çocuk çok korkmuş, yüreği güm güm atmakta”                                            

“Bu Osman oğlan, soğukkanlı değil, bize kızan olmaz.”                                              

Adamın eline fincan tutuşturup da kurşun atsınlar da korkmamak… 

Bu olayın geçtiği yer, o gün, bugün “Çakıcı Tarlası” olarak anılır.

**

Balyanbolu’da (Beydağ) bir hanay evde Çakıcı ve kızanları kıstırılmıştır.                 

Gece karanlığına kadar müsademe devam etmiş, sabahın ilk ışıkları ile birlikte zaptiye kumandanı Çakıcıyı bitirdik diye düşünür. Fakat hanay evin her penceresinden zaptiyenin üzerine kurşun atılıyordu. Hanay ev kurşunlar ile adeta kevgire dönmüştü. Bir süre sonra bir çığlık kopar ve ardından ateş kesilir. Zaptiye içeri girdiğinde bomboş bir ev ve bir köşede inleyen yaralı Topal Çavuş lakaplı ihtiyarı görür. İhtiyar, anlatmaya başlar. “Çakıcı gece yarısı bana tüfek ve bir yığın kurşun bıraktı, sabaha kadar her pencereden ateş etmezsen gelir seni vururum dedi” Ben de korkudan yaralanana kadar ateş ettim der, zaptiye şaşkındır. O esnada, Çakıcı Mehmet Efe ve kızanları sırtındaki çalılar ile sürünerek, koyun sürüleri arasında karşı tepeye geçmiş, dinlenmekteydiler…  

**

Böyle bir adamın Buca’da Levanten aileler ile samimiyeti vardır.

Buralarda baş konuk olur, yemeklere katılır. Yabancı gazetecilerle konuşmalar yapar. Yabancı ve Rum Çeteleri temizlemeye özen gösterdiğinden söz edilir. İzmir Valisi Kamil Paşa ile de Buca’da sohbet ettiği anlatılır. Düze inmek için Levantenlerin bile aracı olma istekleri Kamil Paşa tarafından reddedilir. Vali bey, ekâbirden bir kişinin aracılık yapması yakışık alır diyerek anlaşma sağlanır.

**

Çakıcı Mehmet Efe düze iner.                                                                                  

Ödemiş Kaya köyde adamları ve silahları ile kalacaktır.

Köye zaptiye gelmeyecek, silahları alınmayacaktır.                                                            

Bir gün Mülazım Rüstem, zaptiyeleriyle köy meydanına çıkagelir.                           

Bunu duyan Çakıcı evde bir sini ve yemek hazırlatır.                                                                

Mülazıma hoş geldin, efemiz gönderdi diyerek yemek ikramında bulunur.          

Mülazım Efendi, gelen tepsi ve sinilere birer tekme savurarak bağırır.               

“O Çakıcı köpeğinin ekmeğini yemem”

Çakıcı köyün çıkışında kızanları ile beklemektedir.

“Madem ekmeğimi yemedin, kurşunumu ye öyleyse”                                          

diyerek sıkar ve kendisini bekleyen dağlara yönelir.

**

Zaptiyeler Yenipazar ve Donduran köyü üzerindeki Kocatepe, Binek, Dam yeri, Ellezoğlu yaylağı ve yörelerinde Efe’yi aradılar. Yakaladığını bayıltana kadar dövmeye başladı. Bir ara Hacı Süleyman zaptiye tarafından tartaklanır, ihtiyarcık donuklaşır, gözlerinden süzülen yaşlar, aksakallarının arasında kaybolup gitmişti. Bu olaydan sonra, zaptiye ve neferlerin karınlarını doyurmak için yarış eden Yörükler korkmuş ve onlara karşı hınçla dolmuşlardır. Zaptiyeleri gördüklerinde çadırlarından çıkmamaya, saklanmaya başlamışlardır. Bu ise zaptiyeyi çıldırtmaya yetiyordu.

**

Şalvarı şallak Osmanlı,

Karısı kaypak Osmanlı,

Ekmede biçmede yok,

Ekmeğe ortak Osmanlı

**

Hacı Âşık, sabah namazını kılmaktaydı...                                                                           

Sığır Eğreği Tepesinde, (Şimdiki Ecz. Ali Üzümlüoğlu ağabeyin yerinde)  “Hacı” ünüyle birlikte Çakıcı ve kızanları çadırın önündedir. Çadırda hayat diğer günlerden farksızdır. Efe ve kızanları uykuda, keçiler sağılacak, oğlaklar suya götürülüp ağıla çevrilecek. Zeybekler o gün de Hacı Âşık’ın çadırında geceledi.  Oğlaklar kesildi. Kızlar Kezban, Dudu, Emir ve Ayşe analarına yardım etti. Oğlanlar Mustafa ve Bebek Mehmet kızanların yanında oturdu. Efe, her gelişinde, varlıklı sayılan Hacı Âşık’a saygı gösterir, çocuklarını sever, Medine Kadın ve kızlara para bırakırdı. Ayrıca kesilen hayvanların bedeli olarak, çadırın ortasındaki keçenin altına, baş kızan Hacı Mustafa tarafından bir miktar sarı lira bırakılırdı.

Sabah, Çakırcalı Efe, çadırın az ötesindeki kayacığın üstüne oturmuş, elinde mavzeri, küçük kızlara eteklerini açmalarını, armut ağacının altında durmalarını söyledi. Mavzerini omuzladı. “Al sana bu Kezban, al bu sana Dudu kız…” diyerek, adını söylediği kızın eteğine, sapından vurduğu, armutları düşürmekte. İki acemi kızan ilerde kayaların üstündeki meşe dalları arasında gözcülük etmekteler. Efe’nin yanındaki Hacı Mustafa, Çoban Mehmet ve Sinan kızların hâline gülmekteler...

Bu arada yeni kızanlardan birisi Hacı Aşık’ın belini döven saçları, apak tenli, Yörük güzeli Emir kıza dik dik bakmaktaydı. Çoban Mehmet, kızanı “kendine gel anlamında.” dürttü. Kızan; Efe ve Hacı Mustafa olmadığı zamanlarda Emir’e süzmekteydi.  Efe ve adamları kızları severek vedalaştılar. Fatma nine (Fatine) Pınarından su içip ellerini yüzlerini yıkadılar. Baş kızan Hacı Mustafa, tüfeğini bu yeni kızana doğrultuverir.

Yoksa nasıl barınırlardı o ailelerde…

 * *

Zaptiye Çavuşu, Hacı Aşık’ın çadırına yetişti.                                                              

Küçük kızlara Efe’yi sordular. Kızlar Efe’den sevecenlikle bahsederek, onun armutları sapından vurduğunu anlattılar. Çavuş, Hacı Aşık’ı itekledi, sadece önüne baktı, gözünde yaşlar belirdi. Küçük kızlardan birisi bağırdı;

“Efe sizin gibi değil, o bizi seviyo… “

 * *

Çakırcalı bizim köyde Hacı Hasan ile sohbet etmektedir.                                 

“Hacı, bu zamana değin usulsüzlükleri ve yanlışlıkları nedeniyle yanımdaki 20 kadar kızanımı öldürdüm.”  Hacı Hasan,                                                                 

“Efe öldürmek yerine bari nasihat etseydin nasıl olurdu?”

Çakırcalı,

“Hacı kanları bozuktu kanları…”

**

Akçay kıyısından bir kısım köylü Çakıcı Mehmet Efeyi ziyaret ederek, Akçay köprüsünün onarılmasını, tarlalarına gidemediklerinden sızlanırlar. Çakıcı, Arpaz Beyi Osman Beye gönderir. Osman Beyin köprü tamiri ve yapımına yanaşmadığı anlaşılır ki, bu defa Efe 500 altın ister.

Sarayda katledilen Osmanlı Vezir ve sadrazamlarından Afyon ilinde adına yaptırdığı muhteşem külliyesi bulunan Gedik Ahmet Paşanın bir oğluna Arpaz tımarlığı verilmişti.  Osman Beyin aslı işte bu soydan idi, konakta yaşamaktaydı. Çakıcı Efe Arpaz Konağını basarak Osman Bey ile birlikte Karıncalı Dağı başına çıkmışlardır.

Baş kızan Hacı Mustafa, Osman Beyi 500 altın için zorlamakta, Çakıcı Efe yan tarafta bitmek bilmeyen, rekât rekât üstüne namazlar kılmaktaydı. Osman Beyin dişleri kırılmıştı. Efenin namazı biter ve Osman Beyin yanına yaklaşır. Hacıya kızıyormuşçasına  “Ah Hacı ah! Ne yapıyorsun böyle, Osman Beye yapılır mı bu” diyerek Osman Beyin kanlarını silmeye başlar.

Osman Beyin kaçırıldığı duyulur, zaptiye Karıncalı Dağa akar. Yağan yağmurla birlikte çatışma başlamıştır. Çakırcalı gece karanlığında kızanlarını kontrol etmek istediği sırada Hacı Mustafa tarafından yabancı zannedilerek, hata ile 1872 yılında vurulmuştur. Çakıcı can çekişirken, vasiyet eder. Ölümünden sonra başının, elleri ve ayaklarının kesilmesini ister. Hacı Mustafa bu isteği ağlayarak yerine getirir. Az ötede oturan Osman Beye de bir kurşun sıkar. Gecenin karanlığında zeybekler kim bilir kaçıncı kez yine ortalıktan yok olmuş, kaçıp kurtulmuşlardı.

Çakırcalı Efe’nin cesedi kalçasındaki benden karısı Iraz tarafından teşhis edilir. Nazilli çıkışında ibret için bir ağaçta asılı kalan cesedi oraya, boş alana gömülür. 1912 yılından 1948 yılına kadar o mezarda kalır. Daha sonra kızı Hatice tarafından Kaya köy mezarlığına taşınır. Buradaki evi, müze haline getirilir.

Kurtuluş Savaşında yaşasaydı,                                                                                         

Bu vatan ve millet için borcunu ödeyecektir,                                                               

diyenler de olmuştur.

**

Çakıcı öldü…

Yenipazar kasabasındaki önü havuzlu, akasya ağaçlı zaptiye karakolunda küçük bir odada, elleri zincirlerle birbirine bağlı, Paşa Goca, Sarı Ali Molla Hüseyin (Altıntaş) Hoca, Kuru İsmail ve Ali Köse oğlu Abdullah ve Koyunlar köyünden Koca Hacıoğlu, 5 kişi korku ve şaşkınlık içinde oturuyordu. Çakıcı Efe’ye yardım ve yataklık yapmaları yüzünden Efe’nin yöresi olan Ödemiş Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanacaklardır.  Cezaları kesilir, “Ödemiş Ayasuluğ köyünden, Ahmet oğlu, Hatça’dan doğma, Çakırcalı Mehmet denen, Devlet-i Âli’ye başkaldırmış eşkıyaya yardım ve yataklık suçundan ikişer sene ağır hapis cezasına çarptırılmalarına… ”                                                                

Karar okunduktan sonra, Donduranlı Sarı Ali Molla Hüseyin Hoca, parmağını kaldırır. Hâkim: “Konuş bakalım, Sarı Molla ne diyeceksin?” diyerek söz verir. Hoca toparlanır ve saygılı bir şekilde ellerini bağlar: “Efendim bize bu cezanın veriliş nedeni izzet-i nefis için mi, ibret-i âlem için mi bunu öğrenmek isterim.” Bir an duraklayan hâkim; “Tamam Sarı Molla, diğerlerine iki sene, sana üç sene ağır hapis verdim.”

Hükümlüler, İzmir, Konak’taki eski Devlet Hastanesi, şimdiki doğumevi önünde bulunan mahpushaneye atılırlar. Abdullah, Hacıoğlu ve bir önceki Yörük Beyi Mirza beyin oğlu Kuru İsmail burada ağır hapishane şartlarından, hastalık ve bakımsızlıktan vefat eder. Mezarlarının İzmir’in neresinde olduğu bilinmemektedir. Vefat edenlerin çocukları yetim, karıları dul kalmıştır.

İki yılın sonunda Paşa Goca, üç yılın ardından cezasını tamamlayan Molla Hüseyin Hoca evine döner. Hocaya konu-komşu merakla sorar, hocam niye üç sene ceza aldın diyerek, Hoca parmağını sus işareti yaparak seslenir; “Yahu komşular, beni konuşturman. Hâkime bir kere konuştum, bir sene fazla mahpus yattım. Amanın ha” der.

**

Ölümüne ağıtlar yakıldı:

 

Mezarımın taşı,

Bozdağ’a karşı,

Üstünün toprağı,

Gözümün yaşı,

Çakıcı Memedi vurdular,

Sabaha karşı.

 

Uyan anam uyan,

Gör neler oldu,

Karıncalı Dağı başı,

Kan ile doldu.

 

Kıratımı çekin,

Binek taşına,

Kollarım yetişmez,

Eyer kayışına,

Karıncalı Dağında,

Beyler dizildi karşıma…

* * *

Bu yazı toplam 1946 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 10
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2010 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0533 310 60 08