• BIST 119.160
  • Altın 400,351
  • Dolar 6,8586
  • Euro 7,7793
  • İstanbul 24 °C
  • Ankara 32 °C
  • Aydın 37 °C
  • İzmir 33 °C
  • Denizli 33 °C
  • Muğla 29 °C

Gün Sazak; Bir şehidin yolculuğu-5

Efendi BARUTCU

1970’LERİN TÜRKİYE’Sİ

1968 yılında birçok ülkede patlayan öğrenci hareketlerinin içinde şiddeti ve yankıları bakımından Fransa’da yaşananlar ilk sırayı alıyordu.

Fransa’daki öğrenci hareketleri, üniversitelerde ve eğitim sisteminde bazı isteklerin yanı sıra, düzeni değiştirme sloganlarıyla yükselmişti.

Sanayi toplumu ve kapitalist ekonomik sistemin içinde oluşmuş düzen hastalıklarına karşı bir tür öfke patlamasıydı. Bu öfkeli kalkışma dalga dalga büyümüş, siyasi ve sosyal hayatı ciddi boyutlarda sarsmıştı fakat Fransa’daki belli başlı siyasi partiler, sendikalar ve basın bu hareketlerin bünyesindeki aşırılığa kayma eğilimlerini desteklememişti.

Partiler, sendikalar, basın ve kamuoyunu etkileyebilecek sosyal kuruluşların anarşiye karşı gösterdikleri tavır; bu dalganın yatışmasını ve sönmesini sağlamıştır.

Peki Türkiye’de nasıl olmuştu? İsterseniz bizim neslimizin de bizzat içinde bulunduğu ve yaşadığı bu hadiselerle ilgili hafızalarımızı tazeleyelim;

12 Haziran 1968’de Ankara ve İstanbul’da başlayan öğrenci hareketleri Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan yeni sol dalganın taklidi gibi yapılmıştı ve kısa zamanda bütün üniversitelere yayılmıştı ama bir farkı vardı, Türkiye’deki bu hareketler organize olmuş Marksist grupların kontrolündeydi.

Dönemin ana muhalefet partisi CHP, hükümeti yıprattığı için bu olaylara açık bir sempati göstermekteydi.

Gazete ve yayın organlarının köşe başlarını tutmuş bazı aşırı solcu kalemler ve müfrit iktidar karşıtları da bu eylemlerin alkışlayıcısı, reklamcısı, besleyicisi ve kışkırtıcısı bir rol oynamaktaydılar.

Bazı aşırı sol grupların kontrolü altındaki sendikalar ve bazı meslek odaları bu eylemleri açıkça destekliyorlardı. İktidar sahipleri ise hadiselerin başından itibaren doğru bir teşhis koyamamıştı.

1969 ve 1970 yıllarında üniversitelerde sürüp giden boykot, işgal ve öğrenci kavgalarının, kargaşaların sonu gelmeyecek, bu olaylar Türkiye’nin gündemine oturacaktı.

Üniversite yönetimleri zavallı durumdaydı. Rektörler, dekanlar solcu grupların baskısı karşısında seslerini çıkaramıyorlar, bir kısım ileri yaştaki üniversite hocaları ise bu yaştan sonra sosyalist olma modasına uyuyor, bazıları ise korkudan öyle görünmeye çalışıyordu.

Sözde “üniversite özerkliği” bahane edilerek, içeride suç işlenirken, insanlara işkence edilirken ve öldürülürken dekan davet etmedikçe içeriye polis alınamıyordu.

Devletin gösterdiği acizlik yüzünden, komünist örgütler, hiç ummadıkları bir imkânı kucaklarında bulmuştu. Üniversiteleri kanlı eylemleri için birer karargâh haline dönüştürmüşlerdi.

Geniş öğrenci kesimlerinin büyük bir kısmı bu eylemlere tepki vermiyor, karışmıyor, hoşuna gitmese de boyun eğiyordu.

Kendilerini sosyal demokrat olarak nitelendiren kesimler fikren Marksist olanların eylemlerine nasıl tavır koyabileceklerini kestiremiyor, bazen onların paralelinde, bazen de karşısında yer alıyor, karşı çıktıklarında da Marksist gruplardan sık sık dayak yiyip meydanı onlara bırakıyorlardı.

Üçüncü ve önemli bir grup olan ve kendilerini Ülkücü diye isimlendiren milliyetçi üniversite gençliği ise Marksist örgütlerin işgal ve tedhiş hareketlerine karşı açıkça tavır gösteriyorlardı. Başlangıçta emniyete, ilgili bakanlıklara ve başbakanlığa sürekli olarak dilekçeler vermişler; devletin bu hareketlerin önüne geçmesini istemişler ama hiçbir sonuç elde edememişlerdi.

Manzara işte böyleydi. Ülkücüler boykotları kırmaya ve işgal eylemlerine karşı durup komünist örgütlerin hesaplarını bozmaya başlayınca sol örgütlerin ve sol basının hedefi haline gelmişlerdi.

Yoğun propagandanın tesirinde kalan klasik aydınlar ve tarafsız davranmayı siyasetlerinin gereği sayan partizan çevreler bu hadiseleri “aşırı sağ-aşırı sol çatışması” diye bir propagandayı ısrarla sürdürüyorlardı.

Dönemin başbakanı Süleyman Demirel’e göre:

“Her demokraside biraz anarşi vardır. Endişe edilecek bir durum yoktur…”

Ana muhalefet lideri İsmet İnönü’ye göre:

“Memleket bir öğrenci meselesi karşısındadır. Öğrenciler üniversitelerde reform yapılmasını istiyorlar. Taleplerini de boykotlar ve türlü şekillerle dile getiriyorlar.”

MHP lideri Türkeş ise:

“Üniversitelerdeki olaylar, beynelmilel komünizmin planladığı ve Türk devletini hedef alan hareketlerdir. Bunlar buradan sokağa taşacak ve ihtilal yoluyla devlete yönelecektir…”

İktidar ve ana muhalefet partilerinin lider ve sözcüleri olaylardan aşırı sol kadar ülkücü milliyetçi gençliği de sorumlu tutuyordu. Oysa anti demokratik solun metodu ve iktidar yolunu açma vasıtası şiddetti. “Devrim, kanla yazılır.” başlıca sözleriydi.

Devrimci gençler 1969 yaz aylarından itibaren Filistin’deki gerilla kamplarına gerilla savaşı için eğitime gönderilmişlerdi. Hepsi birer Che Guevera olmaya hevesliydi. Bu kamplarda sabotaj, tuzak, bomba imali, banka soygunu, adam kaçırıp fidye alma, polis ve askerle çatışmada incelikler, halk üzerinde psikolojik hakimiyet kurma” konularının teorik eğitimini alıyorlardı.

“Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu” (THKO) ve THKO-C gibi örgütler hızla silahlanmaya girişmişlerdi.

Bu ruh halinde ve bu eylemler içinde olan devrimcilerle ülkücülerin arasındaki kavga gün geçtikçe şiddetleniyordu.

1968 yazında ülkücü gençler tarafından, sportif ve kültürel çalışmaların yapıldığı gençlik kampları açılmaya başlanmıştı. Bu kampların gayesi gençlerin birbirleriyle daha yakınlaşması, fikri bakımdan beraberliklerinin pekişmesi, ortak düşünme ve değerlendirme alışkanlığı kazanmalarını sağlamaktı. Fikri kültürel ve siyasi konularda seminerler veriliyor, dağ yürüyüşleri, güreş, voleybol, judo gibi sporlara geniş zaman ayrılarak belirli bir disiplin içinde yürütülüyordu. Bu kampların gizli saklı bir tarafı yoktu. Resmî kurumların bilgisi olduğu gibi çevreden gelen ziyaretçilere de açıktı.

Basında Türkeş’in “komando kampı” kurduğu haberleri çıkmaya başlayınca milliyetçi gençler arasında bu kamplara ilgi daha da arttı ve Marksist çevrelerde aleyhte bir yayın kampanyası başlatıldı. Hatta Sovyetler Birliği’nin kontrolünde yayın yapan “Bizim Radyo” da bu aleyhte yayınlara katılıyordu.

Dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer:

“Ülkü Ocakları’nda toplanmış vatansever, feragatli gençler vardır… Munis ve terbiyelidirler, nazik ve yumuşaktırlar. Büyüklerine karşı mutlak saygılıdırlar; saygıları zillet değildir. Kanaatleri sağlam, imanları bütün, fikirleri berraktır. Serttirler, ama odun gibi değil, elmas gibi pırıl pırıl… Bu gençlere biz ‘Bozkurtlar’ demiştik, halk ‘komandolar’ dedi. Komandolar ipeğe sarılmış çeliktir.” (Devlet Gazetesi, 3 Eylül 1969).

Üniversitelerde Marksist sol hareketler ve sokak eylemleri siyasi şiddete yani devrim için “silahlı propaganda” hareketine dönüşürken ordu içindeki cuntalardan da destek alıyorlardı.

Bazı Marksist akıl hocaları Türkiye’de devrim için asker ve sivil iş birliğini zaruret olarak görüyorlardı. Hatta ordu üst kademesinde hava kuvvetleri komutanı Muhsin Batur ve kara kuvvetleri komutanı Faruk Gürler de neredeyse devrim çemberine alınmıştı.

Türkiye, bir hükümet darbesine doğru sürükleniyordu…

Gün Bey’in Değerlendirmesi

Gün Sazak, çocukluk ve gençlik yıllarında babası Emin beyin siyasi hayatındaki pek çok macerayı kendisinden dinlemişti. Babasının konuşmalarında saf ve keskin bir vatanseverlik tüterdi.

Yine babasının demokrasi mektebi olmasını umduğu Demokrat Parti hareketi içerisindeki yaşadıklarını ve hayal kırıklığını da o yıllarda lise öğrencisi olduğu için çok iyi hatırlıyordu.

Babasının tarifiyle politika dalgalı bir denizdi. O, bu denizde bir ömür geçirmişti.

Emin bey, sohbetlerinde yeri geldikçe;

“Evvela dürüst, çalışkan bir insan olarak işinde varlık göster, o zaman politikacılar, “sen bize lazımsın” diyeceklerdir.

Kimsenin aleyhinde bulunma.

Herkesi dinle ve her fikre hürmet et.

Çalışkan, dürüst ol; Allah gerisini sana bahşeder.” Diye nasihat edermiş.

Gün bey de babasının karakterinin memleket hakkındaki düşünce ve duygularının, siyaset içindeki dik başlı duruşu ve yaptığı öğütlerin kendisini derinden etkilediğini ifade eder.

Gün bey fiili olarak siyasete girmeyi, bir partiye katılmayı düşünmese de Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları, siyasi dalgalanmaları, iktisadi gelişmeleri ve tıkanmaları ciddiyetle takip etme alışkanlığına sahiptir.

Gün Bey Dündar Taşer’le Tanışıyor

1970 yazında bir akşam Yüksel Palas Oteli’nde 27 Mayıs darbesinde Milli Birlik Komitesi üyesi, sonra yurt dışına sürgün edilen On Dörtler’den emekli subay Münir Köseoğlu ile bu konular üzerine sohbet ederler, söz Türkiye’nin içine sürüklendiği kargaşadan ve politik olaylardan açılmıştı:

Gün bey gittikçe tırmanan sol azgınlıktan, buna karşı devlet yönetiminin gösterdiği acizlikten duyduğu huzursuzluğu anlatır. Adalet Partisi ve CHP’nin terör karşısındaki basiretsiz tutumlarını sert sözlerle eleştirir. Onun kanaatine göre, siyasi partiler içinde sadece MHP, doğru ve karakterli bir tavır sahibiydi. Diğer partiler, ucuz politik boş boğazlıktan başka bir şey yapmıyorlardı.

Münir Köseoğlu, Gün Bey’in, sözün tam anlamıyla saf bir Türk milliyetçisi olduğunu ama aktif politikadan uzak durduğunu biliyordu. Onun bu sözleri üzerine, ertesi akşam MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Bey’le buluşacaklarını, kendisi de isterse tanıştırabileceğini söyler.

Gün Bey, adını bildiği ama hiç karşılaşmadığı Dündar Taşer ile Münir Bey vasıtasıyla o akşam tanışır.

Geç saatlere kadar süren o akşam sohbetinde; Dündar Bey’in coşkulu ve renkli anlatımıyla, tarih, edebiyat, devlet felsefesi sular gibi akıp gidiyordu.

Gün Bey, derin bir hazla dinlediği Taşer’in engin kültürüne, Türk milletine olan sevdasına, güven duygusuna ve ifade gücüne hayran kalmıştır.

Günlerden bir gün Gün Bey, Taşer’i KÜBİTEM (Kültür, Bilim ve Teknik Eğitim Merkezi)’de ziyaret eder. KÜBİTEM adı pek duyulmayan, daha çok üniversite ve devlet kurumlarında çalışan bazı milliyetçi aydınların bir araya geldikleri bir yerdi.

Dündar Bey’le tanışması, Gün Bey’in önünde yeni bir kapının açılışıdır. Taşer’in şahsında derin hürmet duyduğu bir dost bulmuştur.

27 Şubat 1971 günü Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin salonunda yapılan İnşaat Mühendisleri Odası’nın kongresine Yüksel İnşaat’ın üst yöneticileriyle birlikte Gün Bey de katılır. Bu kongrede İnşaat Mühendisleri Odası’nı ele geçirmek isteyen aşırı sol grupların ve devrimci militanların taşkınlıklarına şahit olur. Gün Bey bu kongrenin ardından ciddi ve sağlıklı bir değerlendirme ihtiyacını duyar. Kafasında dönüp duran sorular ve içindeki gerilim onu huzursuz etmektedir ve yine Dündar Bey’le görüşmek için KÜBİTEM’in yolunu tutar.

1-2 hafta sonra 12 Mart muhtırası Türkiye’nin kaderine müdahale ediyor, devlet hayatını, siyasi dengeleri ve ülkenin rotasını değiştiriyordu.

Ordunun müdahalesi ani bir ferahlama duygusu getirmiştir. O anda insanlar bir askeri müdahalenin ülkenin kaderine yapacağı kötü tesirleri, gelecekte yaratacağı olumsuzlukları düşünmüyor. Azgınlaşan komünist faaliyetleri ve terörü durduracak bir çıkış yolu olarak görüyorlardı.

27 Mayıs 1960 askeri darbesinin acı tecrübelerine rağmen halk, orduya güven duyuyor, son ümit kalesi olarak kabul ediyordu.

Devam edeceğiz...

Gün Bey Milliyetçi Hareket Saflarında

Bu yazı toplam 837 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Aydın 24 Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0533 310 60 08