Korkuyorum… Hem de çok korkuyorum…
Okul kapısında çocuğunu bekleyen bir annenin, bir başka veliye fısıldadığı bu sözler, artık bireysel bir kaygının ötesinde, toplumsal bir ruh haline dönüşmüş durumda. Çocuklarımızı güvenle emanet ettiğimiz okulların önünde bugün endişe, tedirginlik ve belirsizlik hâkim.
“Nereye varacak bu işin sonu?” sorusu, yalnızca velilerin değil, toplumun tamamının ortak sorusu hâline gelmiş durumda.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarının ardından güvenlik önlemleri artırıldı. Ancak acı gerçek şu ki; her öğrencinin başına bir güvenlik görevlisi dikmek mümkün değil. Üstelik bazı öğrencilerin okullara pala, döner bıçağı ve hatta ateşli silahlarla geldiğine dair iddialar, tehlikenin boyutunu daha da büyütüyor.
Aydın’da yaşandığı öne sürülen benzer bir olay da kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Aydın 24 yazarı Servet Töz’ün “Bu okulda silah var: Kim, kimi, neyden koruyor?” başlıklı köşe yazısı, meselenin ciddiyetini bir kez daha gözler önüne serdi.
Daha da vahimi, bu tür olayların zaman zaman örtbas edilmeye çalışılması…
Ankara’da yaşanan bir olay ise durumun ne kadar kritik olduğunu açıkça ortaya koyuyor. 5. sınıf öğrencisi bir çocuk, dedesine ait olduğunu söylediği tabancayı üç gün boyunca okula getirdi. Velilerin ihbarı üzerine okula gelen polis ekipleri silaha el koyarken, çocuğun ailesinden bazı kişilerin gözaltına alındığı öğrenildi.
Peki aynı hassasiyet neden her yerde gösterilmiyor?
Neden bazı olayların üzeri örtülüyor?
Gerçekten kim, kimi, neyden koruyor?
Tam da toplum bu sorularla yüzleşmeye çalışırken, Balıkesir’de bir İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün otomatik silahla atış yaptığı fotoğrafı paylaşması ve altına “Biz her daim hazırlıklı olalım” notunu düşmesi, toplumda infial yarattı. Gelen tepkiler üzerine paylaşım kaldırıldı; ancak geride kalan sorular hâlâ cevapsız:
Neye karşı hazırlık?
Kime karşı mücadele?
Eğitimcilerin örnek olması gereken bir yerde, bu tür görüntüler toplumsal güven duygusunu ciddi biçimde zedeliyor.
Şair Özdemir Asaf’ın dizeleri bu tabloyu adeta özetliyor:
“Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı;
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.”
Belki de gerçekten en büyük sorun, dışarıda değil; içimizde.
Okullarda çocuklara doğruluk, adalet, dürüstlük öğretiliyor. Ancak çocuklar söylenenden çok, gördüklerini öğreniyor. Öğretmen “yalan söyleme” derken, toplumda yalanın normalleştiğini gören bir çocuk için bu sözlerin etkisi sınırlı kalıyor.
Akran zorbalığı, okul şiddeti, mafyatik özentiler, dijital bağımlılık ve aile yapısındaki çözülmeler… Bunlar artık münferit olaylar değil, geniş çaplı bir toplumsal sorunun parçalarıdır.
Her yıl evlenen yüzbinlerce çiftin önemli bir kısmının boşanması, sınıflardaki birçok çocuğun parçalanmış aile ortamında büyümesi… Bunlar yalnızca istatistik değil; doğrudan çocukların ruh dünyasını şekillendiren gerçeklerdir.
Yapılan araştırmalar da bu tabloyu destekliyor:
Toplumun büyük çoğunluğu gençler arasında şiddetin arttığını düşünüyor.
Suç işleyenlerin yeterince cezalandırılmadığına dair yaygın bir kanaat var.
Gençlerin önemli bir kısmının geleceğe umutla bakmadığı ifade ediliyor.
Bu bir alarmdır.
Ve bu alarm, bugün çalmaya başlamadı. Yıllardır biriken ihmalin, görmezden gelinen sorunların sonucudur.
Küreselleşme, tüketim kültürü ve değer erozyonunun topluma etkilerini zamanında analiz edemedik. Beton binalar, AVM’ler, teknolojik imkânlar hayatımıza hızla girdi.
Ama bir şeyi ihmal ettik:
İnsanı…
Henüz çocuk yaşta olan bireylerin iç dünyasını, duygularını, yalnızlıklarını anlamayı başaramadık.
Bugün 5 milyonu aşan ne eğitimde ne de istihdamda olan genç kitlesi, bu ihmalin en somut sonucudur.
Sorunu yalnızca güvenlik önlemleriyle çözmeye çalışmak, yüzeysel bir yaklaşım olur. X-ray cihazlarıyla, polis sayısını artırarak kalıcı çözüm üretilemez.
Çünkü bu mesele, özünde bir insan meselesidir.
Her öğrencinin kendine özgü bir dünyası vardır. Sevgiyle, ilgiyle, değerle doldurulması gereken bir iç dünya…
Eğer o boş kalırsa, başka unsurlar tarafından doldurulur.
Bugün yasa dışı yapıların gençleri hedef almasının en önemli nedeni de budur. Kolay para, hızlı güç ve sahte kahramanlık duygusu, gençleri tehlikeli yollara sürüklüyor.
Sonrasında ise toplum, bu çocukları suçluyor.
Oysa gerçek çok açık:
Bu çocuklar bizim çocuklarımız.
Eğer bir suçlu aranacaksa, önce kendimize bakmalıyız.
Sevgi eksikliği…
Adalet eksikliği…
Kötü rol modeller…
Toplumsal çifte standartlar…
Sorunun kökü burada.
Her yıl 23 Nisan’da çocuklara umut dolu sözler söylenirken, günlük hayatta bunun tam tersinin yaşanması, gençlerin zihninde ciddi bir çelişki yaratıyor.
Yıllarca gençleri etiketledik, ayırdık, kategorize ettik. Oysa onlar sadece bu ülkenin evlatlarıydı.
Bugün ise korkan veliler, kaygılı öğretmenler ve umutsuz gençler gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Ama hâlâ geç değil.
Çözüm; suçlamakta değil, sorumluluk almakta…
Ayrışmakta değil, ortak akılda…
Günü kurtarmakta değil, geleceği inşa etmekte…
Türkiye, eğitimde gerçek bir seferberlik başlatmak zorundadır.
Ehliyet, liyakat, adalet ve bilim temelinde…
Hemen şimdi.
Çünkü yarın gerçekten çok geç olabilir.
Ve unutmayalım:
“Yokuşun başında bir düşman vardı;
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.”
Belki de en büyük mücadele, insanın kendisiyle verdiği mücadeledir.
Cehalete ve karanlığa karşı mücadele eden tüm aydınlık yüreklere selam olsun.
Kalın sağlıcakla…