Dr. Metin AYDIN

Dr. Metin AYDIN

B. Menderes havzasının termik ve nükleer santralleri JES’lerdir

Tabiatta birçok ortamda ve kaynakta doğal radyonüklitlere rastlamak mümkündür.

Bu radyonüklitler jeolojik maddelerde (volkanik kayalarda, maden filizlerinde vb.) sık sık yüksek konsantrasyonda bulunur.

İnsanoğlunun bu kaynakları kullanması sonucunda (madencilik ve maden filizi işlenmesinde, fosil yakıtların yanmasında, enerji üretiminde, doğal gaz ve petrol üretiminde vb.) oluşan ürün, yan ürün, tortu ve kalıntılarda bu radyonüklitlerin konsantrasyonu daha da artmaktadır.

Eğer bu atıklara uygun ve güvenli bir atık yönetimi uygulanmazsa toplum bireylerinin ve sektör çalışanlarının alabileceği ilave radyasyon dozu da yüksek seviyelere ulaşabilmektedir.

Bunun yanısıra jeolojik maddelerin içerdikleri ağır metaller ve toksik maddeler de eklenince, bahsi geçen atıklar ve bu atıkların depolandığı veya bırakıldığı ortamlar, kişilerde sağlıkla ilgili kaygıların artmasına sebep olmaktadır.

Literatürde “Teknolojik Olarak Geliştirilmiş Doğal Olarak Bulunan Radyoaktif Maddeler" kelimelerinin baş harfleri alınarak kısaca TENORM olarak geçen bu maddelerin çeşitli kaygılarla araştırılmasının önemli sebepleri vardır. Bunlar;

• Miktar olarak çok fazla atık ve kimyasal madde ihtiva etmesi.

• Uzun yarı ömürlü radyonüklitlerin uzun dönemde yüksek radyotoksik etki potansiyeline sahip olması.

Toplum üyelerinin TENORM ihtiva eden atıklar ve ürünler sebebiyle maruz kaldıkları radyasyonun, diğer kaynaklardan aldıklarından fazla olması.

TENORM sahalarındaki en önemli problemlerden biri de 226Ra (Uranyum bozulma serisinin bir parçası Radyum) ve ürün çekirdeği olan 222Rn (Radon)’dur. Radyoaktif olan Radon her ne kadar bir gaz olsa da TENORM alanlarında yüksek konsantrasyondaki 226Ra sebebiyle iç ışınlanmaya sebep olacağından ayrıca ele alınması gerekmektedir.

TENORM yerkabuğundaki farklı yapılardan dolayı ülkeden ülkeye, hatta bölgeden bölgeye değişiklik göstermektedir. Örneğin bir petrol kuyusu veya maden, yerleşim bölgelerinden uzak ise risk az, yerleşim yerlerine yakın ise risk fazladır. Bunun yanında radyasyona maruz kalma, tropik ülkelerde ve gelişmekte olan ülkelerde farklıdır. Ülke içerisindeki bölgelerde, değişik yapı türleri, farklı yaşam koşullarına bağlı olarak bile değişmektedir.


TENORM atıkları oluşturan en önemli sanayi dallarından biri termal ve jeotermal enerji üretim sektörüdür. Bir fosil yakıt olan ve doğal radyonüklitler ihtiva eden kömürün termik santrallerde yakılması sonucunda oluşan cüruf ve kül aktivitelerinin kömüre göre oldukça arttığı (zenginleştiği) bilinmektedir.

Cüruf ve küllerdeki en önemli radyonüklitler 238U (Uranyum), 232Th (Toryum), 40K (Potasyum 40)’dır.

Yanısıra 210Po (Polonyum) ve 210Pb (Kurşun) gibi radyonüklitler, kimyasal ve toksik maddeler de ihtiva etmektedirler.

Bu küllerin bir kısmı sanayide yapı malzemeleri üretiminde kullanılmakta ise de, oluşan bu atıkların büyük bir kısmı kontrollü de olsa doğaya salınmaktadır. Miktar olarak oldukça fazla (örneğin bir termik santralde 25 milyon ton/yıl) olan bu atıkların insan ve çevreye olan etkilerinin araştırılması gerekmektedir.

Diğer bir TENORM üreten sektör jeotermal enerji üretim sektörüdür. Jeotermal suların kullanılması sonucunda oluşan atıklarda yüksek radyoaktif aktivitelere rastlanmaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde jeotermal enerjinin çoğunlukla kullanıldığı California'da üretilen 59.500 ton atığın 226Ra (Radyum) konsantrasyonunun ortalama 4880 Bq/kg ( normali: 35-40Bq/kg) yani normalden 122 kat fazla olduğu raporlanmıştır.

Türkiye Atom Enerji Kurumu (TAEK) tarafından 2011 yılında yapılan Teknik Rapor kapsamında Türkiye genelinde 12 termik ve Denizli’de 1 jeotermal santralin oluşturduğu TENORM'larda (atık su, sediment, jips, kül, cüruf) bulunan 226Ra, 232Th ve 40K radyonüklitlerinin karşılaştırılmaları yapılmıştır.

TAEK Teknik Raporuna bakıldığında;

A) Termik santrallerden alınan kömür, cüruf ve kül örneklerinin hepsinin 226Ra aktivite ortalamalarının, yerkabuğu ortalamasından büyük olduğu görülmektedir.

Bazı kömür ortalamalarının yerkabuğunun 19-20 katı aktivitelere ulaştığı görülmektedir.

Bu kömür cüruf ve küllerin 226Ra aktiviteleri ortalamaları yerkabuğundaki 226Ra ortalamasının 31-32 katına kadar çıkmaktadır.

Termik santrallerin kömürlerindeki 232Th aktivite ortalamalarından çoğunun yerkabuğundan daha düşük seviyelerde. Buna rağmen cüruf ve küldeki bazı değerlerin yerkabuğu ortalamasının 3-3.5 katına ulaştığı tespit edilmiştir.

Aktivite konsantrasyon indisi, özellikle küllerin yapı malzemelerinde katkı maddesi olarak kullanımında önemli bir parametre olup, bütün termik santrallerdeki cüruf ve kül değerleri referans değerden yüksek çıkmıştır. Referans değerin 3,5 katındaki değerler ölçülmüş olup, bu atıkların yapı malzemelerinde katkı maddesi olarak kontrolsüz kullanımı radyolojik

açıdan sakıncalar doğurabilir.

B) Denizli Jeotermal Santrali'ndeki kuyulardan alınan kalıntı örneklerinde ortalama değer 226Ra: 515 Bq/kg, 232Th: 359 Bq/kg ve 40K: 406 Bq/kg ölçülmüştür.

Kalıntılardaki eşdeğer radyum aktivitesinin en büyük değeri 6161 Bq/kg ( normalin 154 katı) bulunurken, ortalama değer 1045 Bq/kg (normalin 26 katı fazla) hesaplanmıştır.

Kalıntılardaki ortalama aktivite konsantrasyon indisi 3.6; alfa indisi 2.6; gama doz hızı 464.0 nGy/h: yıllık etkin doz 2.8 mSv/y olarak hesaplanmıştır.

Ölçülen ve hesaplanan bu parametreleriyle Denizli Jeotermal Santralinden alınan bazı örneklerin

termik santrallere kıyasla daha yüksek aktivitelere sahip olduğu tespit edilmiştir.

Bu araştırmada Denizli Jeotermal Santrali'nde jeotermal suların %80'inin tekrar yeraltına enjekte edildiği, %20'sinin tabiata salındığı (yer altı su kaynaklarının azalmaması için tümünün geri enjeksiyonu tavsiye edilmektedir), bazı termik santral yönetimlerinin ise küllerin bir kısmını katkı maddesi olarak kullanılmak üzere çimento fabrikalarına verdikleri gözlenmiştir.

Sonuç olarak TAEK Raporuna bakıldığında; incelenen çoğu termik santralde ve Denizli Jeotermal Santrali'ndeki atıkların (TENORM) ölçülen ve hesaplanan parametreleriyle limit değerlerin, yerkabuğu ortalamalarının ve referans değerlerin üzerinde olduğu tespit edilmiştir.

Aşağı Büyük Menderes Havzasında bulunan Denizli ve Aydın illerinde halihazırda toplam 49 Jeotermal Enerji Santrali (JES) ve 1000’in üzerinde jeotermal kuyu bulunmaktadır.

Bu JES’lerden yılda milyonlarca ton akışkan ve yoğuşmayan gazlar yerüstü-yeraltı sularına ve havaya salınım yapılmakta, toprakta birikmekte.

JES akışkanları ve yoğuşmayan gazlar içerikleri itibarı ile kanserojen nitelik taşımaktadır.

Bu durum ise havzada hem kanser, hem tüm hastalıkların, hemde ölümlerin Türkiye ortalamasından daha fazla görülmesine sebep olmaktadır.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de en fazla ölüme sebep olan hastalık Dolaşım Sistemi Hastalıklarıdır.

2019 yılı verilerine göre Türkiye’de Dolaşım Sistemi Hastalıklarına bağlı en fazla ölümün meydana geldiği 1’ci il Aydın, 2’ci il Denizli olmuştur.

Aydın ve Denizli illerinin sağlık sonuçlarına bakıldığında bu illerde meydana gelen Kanser ve Solunum Sistemi Hastalıklarına bağlı ölümler, ölüm hızları, tüm hastalıklar da Türkiye ortalamasından daha fazla görülmektedir.

Jeotermal akışkanların ve yoğuşmayan gazların içinde termik santrallere kıyasla daha yüksek radyoaktif maddenin bulunması JES’leri nitelik olarak adeta nükleer santral benzeri etkiye de sebep olduklarını göstermektedir.

O nedenle Büyük Menderes Havzasında jeotermal kaynaklara bağlı enerji üretimi denildiği gibi temiz/çevre dostu/ yenilenebilir/ sürdürülebilir ve sağlıklı enerji üretimi değildir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.