CHP’nin samimiyet testi: Solsuz demokrasi

10 Mayıs 2010…

Yer: TBMM, CHP Grup Salonu.

Deniz Baykal, gizli kamera komplosuyla özel görüntülerinin kaydedildiğini açıklıyor ve CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa ettiğini duyuruyor. O sırada özellikle vurguladığı bir cümle var:

“Sakın ha… kimse bu işi Pensilvanya ile ilişkilendirmesin.”

Ne dava açıyor, ne de kendisine kurulan tuzağın hesabını sormaya girişiyor. Üstelik daha baştan Pensilvanya’yı aklamaya çalışıyor. Oysa bu komplonun arkasındaki kesimin kim olduğu kamuoyunda zaten biliniyor. Elli yıl milletvekilliği yapmış bir siyasetçi olarak yeniden seçilip tekerlekli sandalye ile Meclis’e gelip yemin ediyor, ardından bir daha görünmüyor ama ömür boyu vekil maaşı almaya devam ediyor. Sonrasında ise hayata veda ediyor.

Şunu da özellikle belirtmek isterim: Hiç kimsenin sağlık durumuna saygısızlık etmek niyetinde değilim, çünkü bu ciddi bir meseledir. Ancak Deniz Baykal istifasını açıklarken, ekranlara yansıyan bir sahne vardı. Kamera yakın çekim yaptı ve bize bir şahsı gösterdi. O kişi hüngür hüngür, salya sümük ağlıyordu.

Benim de ilk kez gördüğüm bu şahsın kim olduğunu merak ettim ve yaptığım araştırmalar sonucunda adının Savcı Sayan olduğunu, o dönemde CHP Parti Meclisi (PM) Üyesi olarak görev yaptığını öğrendim. Zamanla ise bu kişinin nasıl bir siyasi çizgiye sahip olduğunu daha net gördük: hızlı ve keskin bir şekilde AKP saflarına geçti, önce AKP İzmir Milletvekili Adayı oldu, ardından da Ağrı Belediye Başkanı seçildi.

Biz Aydın’da kelle koltukta, kapı kapı dolaşıp CHP için oy toplamakla kalmadık; aynı zamanda CHP’nin aldığı oyları korumak için İlçe Seçim Kurulu’nda kavga ederek mücadele ettik. Buna rağmen mahalle delege listelerinde adımızın üzerine, şehrin abartılmış “Topuklu” tarafından çizik atıldı ve yerimize AKP ya da MHP kökenli isimler yazıldı. Bu olgu bir yana, Savcı Sayan’ın Parti Meclisi’nde hatırı sayılır bir üye olması da aslında pek dikkate alınacak bir vakıa sayılmaz. Şehrin Abartılmış Topuklusunun nereye ait olduğu ortaya çıkmış olsa da helal olsun kendine.

İyi niyetli CHP’li seçmenleri kandırdı. Sosyal demokrasi kültürüyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bir kişilik olmasına rağmen, CHP seçmenlerinin oylarıyla siyasette yükseldi. Sonuçta iki dönem milletvekilliği yaptı, bir kez Aydın İl Belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu, üç kez de Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini üstlendi.

Sadece bu olay mı? Elbette değil. Dersimli Kemal’in, Ergenekon davaları sırasında nikâh şahitliğini üstlendiği Teğmen Çelebi örneği ortada. Keçiören Belediye Başkanı ve daha niceleri… Saymakla bitmez.

Söz konusu olduğunda, “Biz Atatürk’ün kurduğu partinin neferleriyiz” ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” derler. Oysa Cumhuriyet’in kuruluş değerleri ve Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleriyle sorunları olan bir zihniyetin çeyrek yüzyıl boyunca ülkeyi yönetmesi hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü herkes kendi misyonunun gereğini yapar, ideolojisi doğrultusunda işlemler tesis eder.

Dolayısıyla bugünkü tabloyu yalnızca siyasal İslam yandaşlarına yüklemek doğru değil. Bu sürecin en büyük sorumluları başta Deniz Baykal, ardından Kemal Kılıçdaroğlu’dur. On üç yıl boyunca genel başkanlık yapan Kılıçdaroğlu’nun ağzından bir kez olsun “Laiklik” sözcüğünü duymadım. Baykal partiyi yüzde 19–20 bandına hapsetti, Kılıçdaroğlu ise 21–22 aralığında sabitleyerek devam ettirdi.

Esasen Türk demokrasisindeki temel sorun, solsuzluk. Bu durum, eşyanın tabiatına aykırı ve doğa yasalarına karşıt bir haldir. Sol kanadı olmayan bir kuş uçabilir mi, ya da bir uçak havalanabilir mi? Ülkede kemikleşmiş, hiçbir zaman sola meyletmeyen yüzde yetmişlik bir kesim vardır.

CHP ise sosyal demokrasiyi savunduğunu iddia etmesine rağmen, hiçbir zaman tek başına iktidara gelememiştir. 1950’den bu yana geçen yetmiş altı yılda yalnızca iki kez koalisyon ortağı olmuş, bir kez de kısa süreli azınlık hükümeti kurabilmiştir. Üstelik CHP’nin gerçek anlamda solcu bir parti olmadığı da tarihsel yayınlardan anlaşılmaktadır. 1938–1950 arasındaki “Tek Şef Dönemi” otokrat bir yönetim tarzını benimsemiştir. Demokrat Parti’nin “Yeter, söz milletindir” sloganı ve özgürlük, eşitlik söylemleri, CHP karşısında DP’yi daha solda gösteren bir etki yaratmıştır.

1965 seçimlerinde Milli Bakiye Sistemi sayesinde Behice Boran ve Mehmet Ali Aybar’ın öncülüğündeki Türkiye İşçi Partisi (TİP) Meclis’e 15 milletvekili sokmuş, güçlü bir muhalefet yaparak toplumda sola meyli artırmıştır. Bu yükseliş karşısında İsmet İnönü, “Soldayız” diyememiş, bunun yerine “Ortanın Solu” kavramını icat etmiştir. Böylece CHP, gerçek solcuları dışlamış, çıkar ve rant peşinde koşan sağcı unsurlar ise CHP içinde kendilerine yer bulmuştur.

Son seçimlerde Kılıçdaroğlu’nun “dostlarımızla iktidara geliyoruz” söylemiyle CHP listelerinden sağ kökenli adayların seçilmesi garanti yerlere yerleştirilmesi, bu çelişkinin en güncel örneğidir. Seçildikten sonra CHP’ye karşı konumlanan, iktidar grubuyla hareket eden ve sıkıştığında AKP’ye sığınan vekillerin varlığı da bu tabloyu pekiştirir.

Sonuç olarak CHP bu hususlarda samimi değildir. Ülkenin geleceği umurunda değilmiş gibi davranmış, iktidara talip olmamış, ana muhalefet olmakla yetinmiştir. AKP’nin hukuk dışı saldırılarına karşı sert bir muhalefet yapmak yerine “helalleşme”, “normalleşme”, “yumuşama” söylemleriyle süreci geçiştirmiştir. Bu yaklaşım, emeğinden başka sermayesi olmayan dar gelirli, işsiz, üretici ve özellikle emeklilerin umutlarını tüketmiştir.

İşte bu sebeple denilebilir ki: CHP solcu değildir, iktidar olma iddiası taşımayan tipik bir sistem partisidir. Seçmenin kahir ekseriyeti çareyi sağda ararken, solun etkili ve yetkili olamaması Türk demokrasisini bugünkü noktaya getirmiştir. Umutlarımız ve hayallerimiz ise Allah’a kalmış halde…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.