Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak

Hemen hemen herkes aynı soruyu soruyor:

“Ne olacak bu halimiz?”

Sokakta, pazarda, kahvede… İnsanların yüzünde öfke, yüreklerinde derin bir yorgunluk var. Geçim derdiyle cebelleşen milyonlar, bir umut, bir çare bekliyor.

Yanık bir Elazığ türküsünde dile gelen feryat gibi:

“Yandım anam anam… Kalbime köz düştü gel…”

Eskişehir’de çok kullanılan bir atasözümüz der ki:

“Soğuk bir söz duymuş gönül, kırk yaz görse de ısınmazmış.”

Bugün halkın gönlü işte böyle soğumuş durumda. Umut olması gereken siyasetçiler, vatandaşı siyasetten soğuttular.

Emekli, dar gelirli, küçük esnaf… Hepsi dertli.
Günlük yaşamda insanlar gergin, kızgın, çaresiz. Adeta barut fıçısı gibi.

Siyasi liderlerin kırıcı, ayrıştırıcı, nefret dolu söylemleri; gündemi örtmeye çalışan polemik ve kavgaları; yoksulu, dul ve yetimi bezdirmiş durumda. Halk, körü körüne cepheleşen bu tarafların hiçbirine güvenmiyor. Samimiyet yok. Demokrasi adı altında çaresizlik sarmalına düşmüş insanımız, her iki tarafa da içten içe öfke biriktiriyor.

Daha dün 17 yaşında bir gencimiz bıçaklanarak katledildi. Katil ise 15 yaşında bir çocuk…
Düşünün, hepimizin evladı, torunu, komşusu var.

Geçmişte Narin cinayeti, Rojin olayı, “Güllü” vakası… Aylarca ekranlardan düşmeyen bu dramlar halkın moralini bozdu, umutlarını zehirledi.

Geçen hafta ekonomik sıkıntılar nedeniyle intihar eden makine mühendisi Muammer Sünger’in geride bıraktığı not ise kan dondurdu:

“Makine mühendisi olmama rağmen bu ülkede yaşamayı başaramadım. Tek neden maddi imkânsızlık. Bu ülkede siyasetle uğraşan kimseye hakkımı helâl etmiyorum.”

Emeklinin derdi ne CHP ne MHP ne de AK Parti’nin çekişmesi. 31 bin TL açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren 12 milyon emeklinin tek isteği, ev kirasını ödeyebilmek, yakıt, doğalgaz, elektrik ve su faturalarını karşılayabilmek, ayda bir kilo et, tavuk ya da balık alabilmek, süt, yoğurt, peynir ile biraz sebze ve meyve tüketebilmektir.

Hepsi bu. İnsanca yaşamak.
Sinema, tiyatro, konser, seyahat, dostlarla çay içmek… Bunlar artık hayal.

Bir yanda geçim derdiyle boğuşan milyonlar, diğer yanda Yunan adalarına, Avrupa’ya, Asya’ya seyahat edenler…
Bir yanda ayda bir kilo eti zor alan emekli, diğer yanda lüks ve şatafat içinde yaşayan devlet kurumları, birden fazla maaş alan bürokratlar, makam araçları, festivallere ödenen fahiş sanatçı ücretleri…

Dünyada hiçbir Batı ülkesi yoktur ki, demokrasi adına kendi halkına bu kadar adaletsizliği reva görsün.

Üstad Necip Fazıl yıllar önce şöyle seslenmişti:

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden…”

Bugün yaşadıklarımız, işte bu çıkmazın ta kendisi.

Hz. Ömer’e bir beldede bal ve süt ikram edilir. O sorar:

“Bu şehirde herkes bunları yiyebiliyor mu?”

Olumsuz cevabı alınca der ki:

“Bir yönetici, halkının en fakirinin yiyebildiğini yemediği, giyebildiğini giymediği sürece halkına zulmetmiş sayılır.”

İşte asırlardır toplumu ayakta tutan adalet duygusu budur. O ahlakı, o adaleti, o huzuru özlememek mümkün mü?

Toplumun acı hali ortada. Düşünmek, sorgulamak, çözüm aramak zorundayız.
Çünkü bu gidiş, çıkmaz sokaktır.

Kalın sağlıcakla.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
9 Yorum