Ali AKSÜT
Unutulmayan Eylüller…
Hüzün dolu bir hazan mevsimi geldi yine...
Eylül kapımızı çaldığında, insan ister istemez geçmişe dönüyor. Çünkü hayat dediğimiz şey; umutların, heyecanların, acıların, sevinçlerin, mücadelelerin, sabrın ve duaların iç içe geçtiği uzun bir yolculuk aslında.
Eylül de bu yolculuğun en çok düşündüren duraklarından biri.
Sonbaharın giriş kapısıdır Eylül. Her insanın kendi dünyasında ayrı bir Eylülü vardır. Kiminin zihninde güzel anılar canlanır, kiminin yüreğinde eski kırgınlıklar. Kimi için bir başlangıçtır, kimi içinse unutulamayan bir vedanın adıdır.

Geçenlerde bir dostla karşılaştım.
İçi buruk, yüreği yaralıydı.
“Boş ver mevsimleri...
Boş ver şu Eylülleri.
Zaman Eylülleri yaşıyor hatıralarda.
Lanet olsun!
Ben beni yaşamıyorum yaralı ruhlarda...”
dedi.
İnsan bu...
Elbette bir derdi, bir sızısı, içine attığı bir şeyler vardır.
Bir dostun böylesine dertli olduğunu görüp de hüzünlenmemek mümkün mü?
Bana göre başkasının acısına kayıtsız kalan, hüzünlü gözleri görüp de yüreğinde bir şey hissetmeyen insan çok şey kaybetmiştir.
Çünkü çaresiz bırakılmış gözlerin hüznü başkadır. Mahzundur, gariptir, sessizdir.
Meğer ne dertli dostlar varmış...
Bir selam verdik, içi dolmuş olacak ki bir anda dökülüverdi.
“70 yaşından sonra geriye ne kaldı?” diye sordum.
Cevabı insanın içine dokunuyordu:
“Bir ucu yorgunluk, bir ucu hüzün...
Avuçlarımdan damla damla, su gibi akıp gitti ömrüm...Geride affı mümkün olmayan kırgınlıklarım ve ‘Keşke hiç tanımasaydım.’ dediğim bazı insanlar kaldı...”
İşte hayat bazen birkaç cümleye böyle sığıyor.
Bir ömür geçiyor; geride birkaç güzel hatıra, birkaç kırgınlık, birkaç özlem ve insanın içinde cevabını bulamadığı sorular kalıyor.
Şair ve yazar Ahmet Keleşoğlu’nun Eylül’e bakışı ise biraz daha farklı.
“Yok Yok Öyle Değil” adlı şiirinde şöyle demiş:
“Bir Eylül daha geçti,
zor oldu bugüne varmak.
Bana doğru gel...
Şimdi benim zamanım.
Hey, ne anlatıyorum ben?
Eylül içi ağrılar mola versin bir zahmet.
Gerçek’ten öteye atlar gibiyim şimdi.
Görmüyor musun?”
Ne kadar içten...
Ne kadar samimi...
Sanki kendi kendisiyle sohbet ediyor.
Belki de Eylül’e yalnızca hüzün penceresinden bakmamak gerekiyor.
Çünkü Eylül aynı zamanda bereket ayıdır.
Tarlalarda ürünlerin toplandığı, bağların bereketlendiği, sofralarımızın üzümle, incirle, kavunla, karpuzla şenlendiği hasat zamanıdır.
Sebzeler kurutulur.
Salçalar yapılır.
Tarhanalar hazırlanır.
Pekmezler kaynatılır, pestiller serilir.
Evlerde ayrı, tarlalarda ayrı bir telaş vardır.
Eylül, bir taraftan hüznü hatırlatırken diğer taraftan alın terini, emeği ve bereketi anlatır.
Fakat bizim yakın tarihimizde öyle bir Eylül vardır ki onu hatırlamadan bu aydan söz etmek mümkün değildir.
12 Eylül...
Türk siyasi tarihine kara bir leke olarak geçen 12 Eylül darbesi...
Bu hazan mevsiminin sararmış yaprakları arasında, daha hayatının baharında koparılan genç fidanlar da vardır.
Bu vatanın evlatları darağaçlarına gönderildi.
Binlerce insan cezaevlerinde ağır bedeller ödedi.
Aileler parçalandı.
Nice insan yıllarca evladını, eşini, anne ve babasını göremedi.
İşinden olanlar, ülkesini terk etmek zorunda kalanlar, işkenceler nedeniyle hayatı boyunca bedeninde ve ruhunda iz taşıyanlar oldu.
Mamak Cezaevi’nde yıllarca tutulan ve ağır işkencelere maruz kalan rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da o dönemin acılarını yaşayan isimlerden biriydi.
“Bir sağdan, bir soldan” anlayışıyla adalet sağlandığını söyleyen zihniyetin bıraktığı yaralar hâlâ hafızalardadır.
O günleri yaşayanlar nasıl unutsun?
Babası, annesi vefat ettiği hâlde cenazesine gidemeyenleri...
Doğum yapan eşini, yeni doğan çocuğunu yıllarca göremeyenleri...
Evi barkı dağılanları...
Yurt dışında kaçak yaşamak zorunda bırakılanları...
İşkenceler nedeniyle sakat kalanları...
Nasıl unutsunlar?
12 Eylül yalnızca siyasi hayata darbe vurmadı.
Bir neslin gençliğine, hayallerine ve geleceğine de darbe vurdu.
Ülkenin yetişmiş insan gücü heba edildi.
Yıllarca sağ-sol çatışmalarıyla, Alevi-Sünni ayrımlarıyla insanlarımız birbirine düşürüldü.
Sonra dönüp baktığımızda hepimizin elinde kalan aynı gerçekti: Bu ülke bizimdi.
Büyük düşünür Cemil Meriç’in şu sözünü hatırlamamak mümkün değil:
“Artık sağcı, solcu kalmadı. Elimizde bir vatan kaldı, bir de vatan hainleri!..”
Ne bileyim işte...
Eylül deyince geçmiş yeniden canlanıyor içimde.
Eski günler, eski dostlar, kaybedilen insanlar, yarım kalan hayaller...
Ve 12 Eylül’ün kırdığı güller...
Gençliğini yaşayamadan yitip giden nice taze fidan...
Bu acılar kolay geçmez.
Bu yaralar kolay kapanmaz.
Belki de böylesi zamanlarda insan bir şarkıya sığınmak istiyor.
Eylül hüznüne biraz olsun teselli olsun diye radyoda “Güz Gülleri” çalsın istiyor insan.
“İnan ki ağlamadım, hüzünlüyüm sadece...”
diyor şarkı.
Belki de bütün mesele budur.
Ağlamıyoruz...
Sadece hüzünlüyüz.
Çünkü bazı mevsimler yalnızca takvimde yaşanmaz.
İnsanın hafızasında, yüreğinde, ruhunda yaşar.
Eylül de onlardan biridir.
Bir tarafında hüzün...
Bir tarafında bereket...
Bir tarafında kırgınlık...
Bir tarafında ise umut vardır.
Ve Eylül’ün bizim için bir başka anlamı daha var.
7 Eylül, Aydınımızın kurtuluşunun 104. yılı.
Başta Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatanın bağımsızlığı uğruna mücadele eden bütün yiğit efelerimizi, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Bize düşen, geçmişin acılarından ders çıkarmak ve bu güzel ülkenin kıymetini bilmektir.
Ahh şu unutulmayan Eylüller!..
Kalın sağlıcakla...
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.