Savaşlar, vicdan ve insanlık

İnsanlık tarihine bakıldığında, yaşanan acıların, savaşların ve trajedilerin çoğu zaman insanın kendi elleriyle ortaya çıktığı görülür. Nitekim Ziya Paşa, bu gerçeği meşhur beyitinde şöyle dile getirir:

“Hâşâ zulmetmez kuluna Hüdası,
Herkesin çektiği kendi işinin cezası.”

Benzer bir düşünceyi Yunanlı filozof Epiktetos da farklı bir biçimde ifade eder:

“Ölümden korkmak yerine yanlış yaşamaktan kork. Çünkü ölüm kaçınılmazdır; ama boşa yaşanmış bir hayat insanın kendi seçimidir.”

İçinde yaşadığımız hayat; doğrularıyla, yanlışlarıyla, sevinçleri ve acılarıyla, başarıları ve başarısızlıklarıyla insanın kendi hikâyesidir.

Daha dün kaybettiğimiz, “hocaların hocası” olarak anılan büyük tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı da bu gerçeği şu sözlerle vurguluyordu:

“Okumayan bir toplum, başkalarının yazdığı kaderi yaşamaya mahkûmdur.”

İnsan zihni, hayatın sürekliliği, sınırlılığı ve sonu üzerine her zaman anlam arar. Bazen ne bir vaat ne de bir yok oluş, insanı ölüm kadar düşündürür. Belki de ölüm; bir son değil, nihai bir dinginliğin ve huzurun kapısıdır.

Doğum ve ölüm…
İnsan hayatının değişmeyen iki temel gerçeği.

Bugün ise yaşadığımız dünya, yeni acılar ve trajedilerle karşı karşıya. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları günlerdir devam ediyor. Savaşın bölge ülkelerine yayılma ihtimali ise tüm coğrafyayı bir ateş çemberine dönüştürmüş durumda.

Her gün televizyon ekranlarında aynı manzaralar:
Patlayan bombalar, atılan füzeler, yıkılan şehirler, enkaza dönmüş binalar…

Bombalanan bir okulda hayatını kaybeden çocuklar…
Kadınlar, yaşlılar…
Ve tüm bunlara rağmen direnmeye çalışan bir halk.

Bağımsız yaşamak ve ülkelerini korumak için mücadele eden İran halkı, ölümle yaşamın iç içe geçtiği bir gerçekliğin içinde var olma savaşı veriyor.

Görünen o ki; petrol, enerji ve maden kaynakları uğruna şekillenen emperyalist küresel düzen, hukuku ve adaleti hiçe sayarak bir ülkeye açıkça saldırıyor. Ülke yöneticileri hedef alınıyor, operasyon adı altında kaçırılıyor ya da öldürülüyor.

Amerikan yönetimi ve İsrail’in politikaları, bölgede adeta bir savaş makinesi gibi işlemeye devam ediyor. Gazze’de yaşananlar yetmezmiş gibi Beyrut’un bombalanması, İran’a yönelik saldırılar, dünya kamuoyunda büyük tepki topluyor.

İspanya, Kanada, Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkeler bu saldırıları kınarken, İslam dünyasının büyük bölümünden ise güçlü bir ses yükselmiyor.

Oysa akan kan insan kanı…
Müslüman kanı…

Televizyon ekranlarında gördüğümüz bu trajediler, hepimizin yüreğini parçalıyor.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafya da tam anlamıyla bir ateş çemberi içinde. Bu süreçte çeşitli provokasyonların da yaşanması ihtimali her zaman vardır. Şer güçler, Türkiye’yi de bu savaşın içine çekmek isteyebilir.

Bu nedenle ülkesini seven herkesin, barışı önceleyen bir anlayışla hareket etmesi ve aklıselim davranması büyük önem taşımaktadır.

Aynı dinin, aynı tarih ve medeniyetin mirasını paylaşan İslam dünyası, yaşanan bu trajedilerden mutlaka ders çıkarmalıdır. Ancak ne yazık ki siyasi birlikten uzak, parçalanmış ve edilgen bir görüntü ortaya koyan İslam ülkelerinin bedelini yine masum halklar ödüyor.

Sonuç ise hep aynı:
Daha çok gözyaşı, daha çok kan, daha çok acı.

Bu tabloya bakarken aklıma 18 Mart Çanakkale Zaferi geliyor.
Ardından Kurtuluş Savaşı…

O zorlu yıllarda vatan için verilen mücadeleyi düşündükçe insanın içi ürperiyor.

Sadece Çanakkale’de 250 bin şehit.
Her karış vatan toprağında bir şehidin hatırası…

Yurdun dört bir yanından koşarak cepheye giden Mehmetçikler…

Bize tarih bilincini ve vatan sevgisini öğreten tüm değerli insanlara, başta Prof. Dr. İlber Ortaylı olmak üzere, minnet ve şükran borçluyuz.

Bugün dünyanın birçok yerinde bombalar ve füzeler ölüm kusuyor. Böyle bir dünyada insanlığın önüne iki seçenek konuyor:

Ya bu felaketlere sessiz kalacağız…
Ya da insanlık adına itiraz edeceğiz.

Zulüm, işkence ve barbarlık karşısında sessiz kalmak, insanlığın ortak vicdanını yaralar. Genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden masum insanların göz göre göre öldürülmesine kimse seyirci kalmamalıdır.

Artık demokrasi, insan hakları ve özgürlük söylemlerinin çoğu zaman küresel düzenin bir aldatmacası olduğunu görmek gerekiyor.

İslam dünyası da bu derin uykudan uyanmak zorundadır. Bu uyanış belki zor olacak, belki ağır bedeller ödenecek. Ama çağın gerisinde kalmanın, biat kültürü içinde yaşamayı sürdürmenin bedeli çok daha ağırdır.

Bugün sokaklarımızda, şehirlerimizde ve çevre ülkelerde ölüm ne yazık ki çok sıradanlaştı.
Silahlar patlıyor, cinayetler işleniyor, bombalar patlıyor…

Ölüm artık ne kadar ucuz ve basit…

Oysa çözüm belki de Yunus Emre’nin asırlardır bize öğrettiği o büyük sevgi anlayışında gizlidir:

“Yaratılanı hoş gör,
Yaratandan ötürü.”

İnsanı sevmek, onu yaşatmak ve ona değer vermek…

Belki de en büyük devrim budur.

Son sözü Che Guevara’nın şu sözleriyle bitirelim:

“Hayat ne bir aşk davasıdır ne de bir ekmek kavgası.
Hayat, insan kalabilme mücadelesidir.
Şerefinle, namusunla, onurunla…”

Kalın sağlıcakla.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum