“Bu akşam bir kadeh rakı koyun masaya”

Bir milletin zaferi yalnızca cephede kazanılmaz; bazen bir kağnının tekerinde, bazen bir annenin duasında, bazen de isimsiz bir kahramanın fedakârlığında saklıdır. Bu anlamlı satırlar, Cumhuriyetimizi bizlere emanet eden kahramanlarımızı rahmet, minnet ve şükranla anmanın en güzel yollarından biridir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, adı tarihe yazılan ve yazılamayan tüm kahramanlarımızı saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Rahmetle, minnetle, şükranla... Ne mutlu Türküm diyene.

Aşağıda okuyacağınız satırlar; Cumhuriyet’in, Kurtuluş Savaşı’nın ve bu büyük zaferin görünmeyen kahramanlarına duyulan derin vefanın güçlü bir ifadesidir.

Yazar, burada sadece Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarını değil, bu vatan için can vermiş bütün isimsiz kahramanları aynı sofrada buluşturuyor.

Şair ve yazar Ruşen Işık tarafından kaleme alınan bu anlamlı eseri, büyük bir saygı, minnet ve şükran duygusuyla sizlerle paylaşıyorum.

Buyurun, okuyalım...

BU AKŞAM KADEHLERİ 29 EKİM ŞEREFİNE ŞU İSİMLERE KALDIRIN

Bu akşam

Bir kadeh rakı koyun masaya.

Öyle ölçülü biçili değil,

Eski müdavimlerin dediği gibi

Biraz domuz sıkısı.

Suyu az olsun.

Çünkü bu memleketin hikâyesine

Fazla su katılmaz.

Yanına üç beş beyaz leblebi.

Başka meze istemez.

Çünkü bu gece

Sofraya bizden önce oturanlar var.

Bir sandalye

Çiğiltepe’de verdiği sözü

Canından ağır bilen

Reşat Bey’e ayırın.

Saate bakmayın.

Bazı yarım saatler

bir insan ömründen uzundur.

Bir sandalye

Deli Halit’e koyun;

dizinde tabancası,

gözleri cephede olsun.

Bir sandalye Fahrettin Altay’a;

atının üzengisinde

İzmir’e yetişmeye çalışan

bir memleket dursun.

Behiç Bey de gelsin.

Ray isterse ray,

vagon isterse vagon,

çelik isterse

vagondan sökeriz.

Yeter ki cephedeki askerin

eli boş kalmasın.

Kâzım Karabekir’e

başköşeyi değil,

Anadolu tarafını gösterin.

O zaten bilir

hangi tarafa oturacağını.

Ali Fuat Paşa’ya

Geyve’den bir rüzgâr gelsin.

Refet Bele’ye

İstanbul’dan kaçırılan

bir sandık cephane.

Rauf Orbay’a

Karadeniz kokusu.

Fevzi Çakmak’a

bir harita serin masaya.

Yakup Şevki Paşa

itiraz etsin yine:

“Bu plan çok tehlikeli.”

Varsın etsin.

Çünkü bazen

vatanı sevmek

her söylenene “evet” demek değil,

doğru bildiğini söyleyip

emir geldiğinde

askerinin başında yürümektir.

Sonra kadınlar gelsin.

Onlar için sandalye yetmez.

Bir kağnı yanaşsın masaya.

Fatma Nine

öküzün yularını bıraksın kapıda.

Şerife Bacı gelsin,

Cephanenin üstünde

Battaniyesi olsun.

Sorarsanız

neden kendisine örtmediğini,

cevabı Anadolu kadar kısadır:

“Mermi ıslanmasın.”

Kara Fatma gelsin.

Gördesli Makbule

başındaki yarayı

dışarıda bıraksın.

Emir Ayşe

kulağında küpe olmadan gelsin;

çünkü o küpeler

çoktan bir tüfeğe dönüşmüştür.

Nezahat gelsin.

Daha çocukluğunu bitirmeden

bir milletin çocuklarını

savunmaya çıkan Nezahat.

Halime Çavuş gelsin,

erkek sanılan üniformasının içinde

Anadolu’nun

kimlik sormayan cesaretiyle.

Arşın Teyze

baltasını kapının yanına bıraksın.

Kezban

yırtık örtüsünü getirsin.

Senem Ayşe

mavzerini sustursun bu gece.

Hatice

düğün altınlarını değil,

on yedi yaşını koysun masaya.

Ayşe Çavuş,

üç kızının adını

üç kere fısıldasın.

Naciye Faham,

Şahende,

Fehime Sultan,

Şukufe Nihal,

Saime,

Sebahat,

Zeliha,

Hayriye Melek,

Nebile…

Adını bildiklerimiz gelsin.

Bir de

adını bilmediklerimiz.

Çünkü tarih

komutanların adını yazar da

kağnının tekerine omuz veren

her kadının adını yazamaz.

Her mermiyi taşıyanı,

her yarayı sarıp

yeniden cepheye koşanı,

her gece

“oğlum döner mi?” diye

kapıya bakan anayı,

her sabah

“babam bugün gelir mi?” diye

Uyanıp

Akşama kadar büyüyen çocuğu

Yazamaz.

Yörük Ali Efe gelsin.

Yahya Kaptan.

İpsiz Recep.

İngiliz Kemal.

Dağlardan, limanlardan,

Telgrafhanelerden,

İstasyonlardan,

köy yollarından gelsinler.

Kimi mavzer taşısın,

kimi telgraf.

Kimi at sürsün,

kimi kağnı.

Kimi düşmana yanlış bilgi versin,

kimi cepheye doğru yolu göstersin.

Çünkü bir milletin kurtuluşu

yalnız süngünün ucunda değildir.

Bazen

bir telgraf kâğıdındadır.

Bazen bir tren düdüğünde.

Bazen

bir kadının bohçasında sakladığı

bir avuç fişekte.

Bazen

bir çocuğun taşıdığı su testisinde.

Bazen de

“Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam,”

diyebilmekte.

Sonra…

masanın bir ucunda

İsmet Paşa otursun.

Önünde İnönü.

Öteki ucunda

Mustafa Kemal.

Önünde Anadolu.

Kimse konuşmasın bir süre.

Çünkü bazı sofralarda

susmak da

bir çeşit saygı duruşudur.

Sonra Mustafa Kemal

kadehini kaldırsın.

Biz de kaldıralım.

Ama yalnız

mareşallere, paşalara,

albaylara değil.

Ayağında çarığı parçalanana,

cephaneyi sırtında taşıyana,

yarasını bezle sarıp

yeniden yürüyene,

kağnının yanında donana,

dağda nöbet tutana,

evladını cepheye gönderip

kapının önünde bekleyene,

adı hiçbir kitaba girmeyene,

mezar taşı bile olmayana…

Kaldırın.

Sakarya’ya.

İnönü’ye.

Dumlupınar’a.

Afyon sırtlarına.

Çiğiltepe’ye.

İzmir’e doğru

toz içinde koşan atlara.

Ve bir sabah

ufukta görünen

o büyük güne…

Zafere.

Ama en çok da

o zaferin altında

imzası olmadığı hâlde

kanı, teri, gözyaşı bulunanlara.

Bu akşam

rakıyı fazla sulandırmayın.

Üç beş beyaz leblebi yeter.

Birini Reşat Bey için alın.

Birini Şerife Bacı için.

Birini

adını hiç öğrenemediğimiz

o meçhul Anadolu insanı için.

Sonuncusunu da

kadehin yanına bırakın.

Belki

gecenin bir vakti

kapı açılır.

Üstü başı toz içinde

bir asker gelir.

“Geç kaldım,” der.

Yer açın.

Bu memlekette

onların masasında

her zaman

bir sandalye eksik bırakılır.

29 Ekim Şerefine.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.