Mehmet EROĞLU
“Bu akşam bir kadeh rakı koyun masaya”
Bir milletin zaferi yalnızca cephede kazanılmaz; bazen bir kağnının tekerinde, bazen bir annenin duasında, bazen de isimsiz bir kahramanın fedakârlığında saklıdır. Bu anlamlı satırlar, Cumhuriyetimizi bizlere emanet eden kahramanlarımızı rahmet, minnet ve şükranla anmanın en güzel yollarından biridir. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, adı tarihe yazılan ve yazılamayan tüm kahramanlarımızı saygıyla selamlıyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.
Rahmetle, minnetle, şükranla... Ne mutlu Türküm diyene.

Aşağıda okuyacağınız satırlar; Cumhuriyet’in, Kurtuluş Savaşı’nın ve bu büyük zaferin görünmeyen kahramanlarına duyulan derin vefanın güçlü bir ifadesidir.
Yazar, burada sadece Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarını değil, bu vatan için can vermiş bütün isimsiz kahramanları aynı sofrada buluşturuyor.
Şair ve yazar Ruşen Işık tarafından kaleme alınan bu anlamlı eseri, büyük bir saygı, minnet ve şükran duygusuyla sizlerle paylaşıyorum.
Buyurun, okuyalım...
BU AKŞAM KADEHLERİ 29 EKİM ŞEREFİNE ŞU İSİMLERE KALDIRIN
Bu akşam
Bir kadeh rakı koyun masaya.
Öyle ölçülü biçili değil,
Eski müdavimlerin dediği gibi
Biraz domuz sıkısı.
Suyu az olsun.
Çünkü bu memleketin hikâyesine
Fazla su katılmaz.
Yanına üç beş beyaz leblebi.
Başka meze istemez.
Çünkü bu gece
Sofraya bizden önce oturanlar var.
Bir sandalye
Çiğiltepe’de verdiği sözü
Canından ağır bilen
Reşat Bey’e ayırın.
Saate bakmayın.
Bazı yarım saatler
bir insan ömründen uzundur.
Bir sandalye
Deli Halit’e koyun;
dizinde tabancası,
gözleri cephede olsun.
Bir sandalye Fahrettin Altay’a;
atının üzengisinde
İzmir’e yetişmeye çalışan
bir memleket dursun.
Behiç Bey de gelsin.
Ray isterse ray,
vagon isterse vagon,
çelik isterse
vagondan sökeriz.
Yeter ki cephedeki askerin
eli boş kalmasın.
Kâzım Karabekir’e
başköşeyi değil,
Anadolu tarafını gösterin.
O zaten bilir
hangi tarafa oturacağını.
Ali Fuat Paşa’ya
Geyve’den bir rüzgâr gelsin.
Refet Bele’ye
İstanbul’dan kaçırılan
bir sandık cephane.
Rauf Orbay’a
Karadeniz kokusu.
Fevzi Çakmak’a
bir harita serin masaya.
Yakup Şevki Paşa
itiraz etsin yine:
“Bu plan çok tehlikeli.”
Varsın etsin.
Çünkü bazen
vatanı sevmek
her söylenene “evet” demek değil,
doğru bildiğini söyleyip
emir geldiğinde
askerinin başında yürümektir.
Sonra kadınlar gelsin.
Onlar için sandalye yetmez.
Bir kağnı yanaşsın masaya.
Fatma Nine
öküzün yularını bıraksın kapıda.
Şerife Bacı gelsin,
Cephanenin üstünde
Battaniyesi olsun.
Sorarsanız
neden kendisine örtmediğini,
cevabı Anadolu kadar kısadır:
“Mermi ıslanmasın.”
Kara Fatma gelsin.
Gördesli Makbule
başındaki yarayı
dışarıda bıraksın.
Emir Ayşe
kulağında küpe olmadan gelsin;
çünkü o küpeler
çoktan bir tüfeğe dönüşmüştür.
Nezahat gelsin.
Daha çocukluğunu bitirmeden
bir milletin çocuklarını
savunmaya çıkan Nezahat.
Halime Çavuş gelsin,
erkek sanılan üniformasının içinde
Anadolu’nun
kimlik sormayan cesaretiyle.
Arşın Teyze
baltasını kapının yanına bıraksın.
Kezban
yırtık örtüsünü getirsin.
Senem Ayşe
mavzerini sustursun bu gece.
Hatice
düğün altınlarını değil,
on yedi yaşını koysun masaya.
Ayşe Çavuş,
üç kızının adını
üç kere fısıldasın.
Naciye Faham,
Şahende,
Fehime Sultan,
Şukufe Nihal,
Saime,
Sebahat,
Zeliha,
Hayriye Melek,
Nebile…
Adını bildiklerimiz gelsin.
Bir de
adını bilmediklerimiz.
Çünkü tarih
komutanların adını yazar da
kağnının tekerine omuz veren
her kadının adını yazamaz.
Her mermiyi taşıyanı,
her yarayı sarıp
yeniden cepheye koşanı,
her gece
“oğlum döner mi?” diye
kapıya bakan anayı,
her sabah
“babam bugün gelir mi?” diye
Uyanıp
Akşama kadar büyüyen çocuğu
Yazamaz.
Yörük Ali Efe gelsin.
Yahya Kaptan.
İpsiz Recep.
İngiliz Kemal.
Dağlardan, limanlardan,
Telgrafhanelerden,
İstasyonlardan,
köy yollarından gelsinler.
Kimi mavzer taşısın,
kimi telgraf.
Kimi at sürsün,
kimi kağnı.
Kimi düşmana yanlış bilgi versin,
kimi cepheye doğru yolu göstersin.
Çünkü bir milletin kurtuluşu
yalnız süngünün ucunda değildir.
Bazen
bir telgraf kâğıdındadır.
Bazen bir tren düdüğünde.
Bazen
bir kadının bohçasında sakladığı
bir avuç fişekte.
Bazen
bir çocuğun taşıdığı su testisinde.
Bazen de
“Ben ve kolordum emrinizdedir Paşam,”
diyebilmekte.
Sonra…
masanın bir ucunda
İsmet Paşa otursun.
Önünde İnönü.
Öteki ucunda
Mustafa Kemal.
Önünde Anadolu.
Kimse konuşmasın bir süre.
Çünkü bazı sofralarda
susmak da
bir çeşit saygı duruşudur.
Sonra Mustafa Kemal
kadehini kaldırsın.
Biz de kaldıralım.
Ama yalnız
mareşallere, paşalara,
albaylara değil.
Ayağında çarığı parçalanana,
cephaneyi sırtında taşıyana,
yarasını bezle sarıp
yeniden yürüyene,
kağnının yanında donana,
dağda nöbet tutana,
evladını cepheye gönderip
kapının önünde bekleyene,
adı hiçbir kitaba girmeyene,
mezar taşı bile olmayana…
Kaldırın.
Sakarya’ya.
İnönü’ye.
Dumlupınar’a.
Afyon sırtlarına.
Çiğiltepe’ye.
İzmir’e doğru
toz içinde koşan atlara.
Ve bir sabah
ufukta görünen
o büyük güne…
Zafere.
Ama en çok da
o zaferin altında
imzası olmadığı hâlde
kanı, teri, gözyaşı bulunanlara.
Bu akşam
rakıyı fazla sulandırmayın.
Üç beş beyaz leblebi yeter.
Birini Reşat Bey için alın.
Birini Şerife Bacı için.
Birini
adını hiç öğrenemediğimiz
o meçhul Anadolu insanı için.
Sonuncusunu da
kadehin yanına bırakın.
Belki
gecenin bir vakti
kapı açılır.
Üstü başı toz içinde
bir asker gelir.
“Geç kaldım,” der.
Yer açın.
Bu memlekette
onların masasında
her zaman
bir sandalye eksik bırakılır.
29 Ekim Şerefine.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.