Nevzat ARSLAN
Her şey değişti artık
Guguk kuşları bile değişti; ak pak kuşların renkleri koyulaştı. Artık “Guguk guk, yağ döktü, kim döktü, kız döktü, kül döktü...” demiyor. Sanki “Yusuf Yusuf” diyor...
Köyde 50 yaşındaki amcamız, 20’li yaşlarında yeni mezun öğretmenimiz Enver Pekel’in önünde ayağa kalkar, ceketini ilikler ve “Hoş geldin hocam” derdi. O zamanlar öğretmenin sözü, lafı, sohbeti dinlenirdi.
Rahmetli Çetin Yılmaz öğretmenimiz vardı, Allah rahmet eylesin. Okulda öğrenci mahkemesi kurdurmuştu. Ben hep savcı olurdum; iki de hâkim arkadaşımız vardı. Küfür eden, kavga eden, dayak yiyen öğrenci mahkemeye başvurur, duruşma günü önceden belirlenmiş okul yasasına göre savcı ceza talep eder, hâkimler karar verirdi.

Cezalar ise hayatın içindendi: suyu olmayan okula Akpınar’dan su taşımak, okul temizliği yapmak, cam silmek, soba yakmak, kül ve çöp dökmek… Kısacası biz, okulda sadece ders değil, yaşamı da öğrenirdik.
Koca adamlar olduk ama hâlâ yazdığımız yazıda, mektupta, dilekçede cümle ve imla işaretlerine dikkat ederiz. Çünkü içimizde hep şu düşünce vardır:
“Olur da öğretmenlerimiz görür, bize böyle mi öğrettik diye fırça atarlar.”
Artık çocuklar sokakta, parkta yalnız bırakılamıyor; sürekli gözetim altında tutuluyor. Oysa bir zamanlar köyler, yollar, sokaklar çocuklarla dolup taşardı. Bizim şehirdeki sokak da bir defa çocuk cıvıltılarına boğulmuştu. Belediye çalışmasıyla kapanan yolda Kağan topuyla çıktı; her vuruşunda “dool!” diye bağırıyordu.
Çocukluğumuzda yazın son sıcak günlerine kadar yüzdüğümüz Ellezoğlu Yaylası’ndaki Kemerkaya göleti bile artık masal oldu. Bir zamanlar gürül gürül akan dereler, pınarlar kurudu…
Yer ocağında, odun ateşinde saç üzerinde bazlama ve kızartma yapan halam bile gitti de o günleri özletir oldu. Gülsüm Yenge bize höşmerim yapardı. Kasabada mahalledeki kadınlar toplaşıp, fırında cızdırma böreği pişirir, her geçen cızdırmaya çöker, sevgi saygı ve huzur içinde yenirdi.
Bir siyasi parti mitinginde, eline mikrofon tutuşturulan küçük bir çocuğun ana muhalefet liderine söyledikleri hâlâ yüreğimi sızlatan siyasetin acımasız bir sahnesidir.
Yorum elbette sizin; fakat siyasette ötekileştiren, ayrıştırıcı, aşağılayıcı, argo ve küfürbaz bir dilden uzak durulması gerektiği unutulmamalı. “Babanı bırak da git” denmez, “iki ayyaş” denilmez, Alevi-Sünni ayrımı ağza alınmaz. Acıda da tasada da birlik olunur. Millî maçlarda nasıl ortalığı inlettiysek, siyasette de aynı ortak heyecanı ve birliği yaşatmak gerekir.
Okul tatil olunca, Kuran kursuna giderdik. Taciz, tecavüz akıllara gelmez, kutsal mekan bilirdik. Dayak da yerdik. "Bir kere oldu" söylemi akla bile gelmez. Biraz daha büyüyünce esnaf yanında ayağımız bağlanır ya da tarla, bahçe işleri, çobanlık yapardık. Kısacası yaşamın içindeydik.
Gırgır dergisi vardı; Oğuz ve Tekin Aral kardeşlerin yönettiği. Avanak Avni, Leyla’ya âşıktı; “dıgıl, mugul” derdi. Utanmaz Adam, Korna Kamil’in maceralarıyla gülümserdik. Bir hit dergi de Hey’di. Fırt dergisi ise rahmetli Başbakan Turgut Özal’ı “Zampiyon” diye karikatürize ederdi. Özal, bu çizimi mahkemeye taşımak şöyle dursun, imzalı olarak ister, çerçeveletip duvarına asardı.
Böylesine hoşgörülü günlerden geçtik…
Günümüzde TÜİK’in son verileri, Türkiye’de çocuk nüfusunun tarihte ilk kez bu kadar düşük seviyelere indiğini gösteriyor. Bir zamanlar toplam nüfusun yüzde 45’ini oluşturan çocuklar, bugün yalnızca yüzde 25 oranında temsil ediliyor. Uzmanlara göre; ekonomik sıkıntı, eğitim, okul, yaşam zorluğu, sorumluluk, çocuk sahibi olmayı zorlayıcı etken oluyor.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.